Uluslararası ilişkilerde büyük güçlerin hamleleri her zaman yakından takip edilmektedir. Özellikle Ortadoğu gibi kritik bölgelerde yaşanan gelişmeler, küresel dengeleri doğrudan etkileyebilmektedir. Tarih boyunca görülen müdahaleler, barış ve istikrar kavramlarını sürekli sorgulatmıştır. Ülkeler arası ittifaklar ile gizli anlaşmalar, toplumları derinden etkileyebilen sonuçlar doğurmaktadır. Günümüzde enerji kaynaklarının önemi, bu tür politikaları daha da kritik hale getirmektedir. Vatandaşlar ise bu süreçlerin kendi ülkelerine yansımalarını merakla izlemektedir. Siyasi analizler bu konularda sürekli yeni boyutlar sunmaya devam etmektedir.
Bölgesel güvenlik meseleleri uzun yıllardır dünya gündeminin üst sıralarında yer almaktadır. Büyük devletlerin dış politika yaklaşımları zaman zaman beklenmedik dönüşümler göstermektedir. Bu dönüşümler hem müttefiklikleri hem de karşıtlıkları yeniden tanımlayabilmektedir. Enerji yollarının kontrolü ile bölgesel istikrar arayışları bu bağlamda ön plana çıkmaktadır. Farklı ülkelerin çıkar çatışmaları barış çabalarını zorlaştırmaktadır. Kamuoyu ise bu karmaşık ilişkilerin altında yatan gerçekleri öğrenmek istemektedir. Analizler her geçen gün daha fazla detayı gün yüzüne çıkarmaktadır.

Bölgedeki güç dengeleri hızla değişirken bazı aktörlerin rolleri belirleyici olmaktadır. Tarihsel deneyimler gelecekteki hamleleri öngörmede önemli ipuçları vermektedir. Ancak bu ipuçları her zaman net bir resim oluşturmamaktadır. Politik kararlar genellikle uzun vadeli hedeflere hizmet etmektedir. Toplumlar bu kararların sonuçlarını günlük hayatlarında hissedebilmektedir. Uluslararası arenada şeffaflık talepleri giderek artmaktadır. Bu talepler politikacıları daha dikkatli davranmaya zorlamaktadır.
ABD NİN ORTADOĞU POLİTİKASININ EVRİMİ VE YENİ HEDEFLERİ
Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu politikası geçmişte iki temel amaca dayanırdı. Bu amaçlar arasında İsrail’in güvenliği ile petrol ve enerji kaynaklarının kontrolü bulunuyordu. Zaman içinde bu politika üç ana hedef etrafında şekillenmeye başlamıştır. Petrol ve enerji kaynaklarının kontrolü yanında İsrail’in güvenliği ile Kürtlerin güvenliği de bu hedefler arasında yer almaktadır. Çünkü bölgede bir Kürdistan’ın oluşturulması ABD için ikinci bir İsrail anlamına gelmektedir. Bu yaklaşım Irak’ın işgalinden sonra daha belirgin hale gelmiştir. Irak anayasasının 2005 yılında yazılmasıyla Kürt nüfusunun yüzde on beşine egemenliğin neredeyse yüzde ellisi verildiği bilinmektedir.
Irak’ta cumhurbaşkanlığı, dışişleri bakanlığı ve önemli devlet makamları Kürtlere bırakılmıştır. Yaklaşık iki yüz bin kişilik Barzani Peşmerge ordusunun eğitimi ve donatımı da bu süreçte gerçekleşmiştir. ABD Irak’tan çekilirken Kuzey Irak’ta kendisine sadık bir Kürt Bölgesi’ni güvence altına almıştır. Bu gelişmeler bölgedeki Kürt güvenliğinin stratejik önemini artırmıştır. ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, 20 Şubat 2026 tarihinde Büyük İsrail Projesi’ni açıkça dile getirmiştir. İsrail’in Nil’den Fırat Nehri’ne kadar uzanan topraklar üzerindeki Tevrat’a dayalı hakkından söz etmiştir. Tevrat’taki inanca göre Tanrı’nın İbrahim’e ve soyundan gelenlere bu toprakları vaat ettiği kabul edilmektedir.

Bölgede Kürdistan devletinin oluşumunu sadece ABD ve İsrail değil, Suudi Arabistan, Fransa ve İsveç gibi Avrupa Birliği ile NATO üyesi ülkeler de desteklemektedir. Bu destek Türkiye’nin yaklaşık dörtte birini kapsayacak bir Kürdistan ile Türkiye’nin parçalanmasını hedeflemektedir. ABD’nin geleneksel politikası maşa ülkeler üzerinden yürütülen müdahalelerle güçlenmiştir. Filistin’in neredeyse tarihten silinmesi, Irak, Libya ve Suriye’nin dağıtılması bu politikanın sonuçları arasında yer almaktadır. ABD’nin Ortadoğu varlığı otoriter rejimlere dayanarak devam etmektedir. Bu rejimler sayesinde politikalar adım adım uygulanabilmektedir. Maşa ülkelerin desteğiyle bölgedeki otoriter yapılar korunmakta ve hedefler gerçekleştirilmektedir.
ABD NİN TARİHSEL ALINTILARI VE DIŞ POLİTİKA GERÇEĞİ
ABD’nin otuz ikinci Başkanı Franklin D. Roosevelt, 1939 yılında Nikaragua diktatörü için ünlü bir söz söylemiştir. Bu söz “Somoza bir diktatör olabilir ama bizim diktatörümüzdür” şeklinde olmuştur. ABD’nin BM Büyükelçisi Kirkpatrick, 1979 yılında geleneksel otoriter hükümetlerin ABD çıkarları için daha istikrarlı müttefikler olabileceğini belirtmiştir. Çünkü tek kişiyle yönetilen ülkelerde kontrol etmek çok daha kolaydır. ABD vazgeçilmez lider ülke konumunu maşa ülkeler ve maşa örgütler aracılığıyla korumaktadır. Ulusal çıkarlar yerine kişisel çıkarları ön plana çıkaran Müslüman ülkelerdeki rejimler bu süreçte etkili olmaktadır. Bu sayede politikalar başarıyla ilerletilmektedir.

ABD Başkanı George W. Bush, 2003 yılında Irak işgali sırasında Irak halkına barışçıl ve temsili bir hükümet kurma sözü vermiştir. Bu söz Irak’ın parçalanmasına ve uzun süre istikrarsızlık yaşamasına yol açmıştır. Trump, 28 Şubat 2026 tarihinde İran saldırısı başladıktan sonra İran halkına hükümetlerini geri alma fırsatı mesajı vermiştir. ABD Dış Politika Uzmanı Samuel Huntington, 1997 yılında ABD’nin bütünlüğünü koruyabilmek için düşmana diğer ülkelerden daha çok ihtiyaç duyduğunu itiraf etmiştir. Trump döneminde bu savaşa olan ihtiyaç rekor seviyelere ulaşmıştır. Bush’un başdanışmanı ise ABD’nin imparatorluk olduğunu ve kendi gerçekliğini yarattığını ifade etmiştir. Bu gerçeklik yaratma süreci Irak, Libya, Suriye ve şimdi İran’da gözlemlenmiştir.

İtalyan lider Mussolini barış masasında varlığını ortaya koyabilmek için birkaç bin ölüye ihtiyaç duyduğunu söylemiştir. Trump’ın bu konuda daha fazla ölüye ihtiyaç duyduğu yorumları yapılmaktadır. ABD’li siyaset bilimci Samuel Huntington Ilımlı İslam modelinin Türkiye’ye uygun olduğunu vurgulamıştır. Eğer Türkiye Batılı ülke olma ısrarından vazgeçer ve modernleşme ile demokrasinin İslam ülkesinde mümkün olduğunu gösterirse dünyaya model olabileceğini belirtmiştir. Bu model Ortadoğu’ya yeni bir biçim vermek için kullanılmaktadır. ABD’li Profesör Noam Chomsky, 1983 yılında yayımlanan Kader Üçgeni kitabında Kudüs Amerikan Girişimcilik Enstitüsü raporuna yer vermiştir. Raporda Ortadoğu’da ulusalcılık ve ulusal kimliğin yok edilmesi gerektiği ifade edilmiştir.
TÜRKİYE YE YÖNELİK TEHDİTLER VE BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİ
Ortadoğu’nun Osmanlılaştırılması önerisiyle Batı çıkarlarına karşı ulusal güçlerin ortadan kaldırılması hedeflenmiştir. ABD için en tehlikeli tehdit bağımsızlık olarak görülmektedir. Bu nedenle ulus devletler ABD’nin düşmanı konumundadır. Türkiye bu bağlamda özel bir hedef haline gelmiştir. ABD ve İsrail Kürdistan devletini kurma yolunda hızla ilerlemektedir. Bu ilerleme Türkiye’nin toprak bütünlüğünü doğrudan tehdit etmektedir. Bölgedeki gelişmeler ulusal kimliklerin korunması ihtiyacını bir kez daha ortaya koymuştur. Bağımsızlık mücadelesi her zamankinden daha kritik bir hale gelmiştir.
Tarihsel süreçler incelendiğinde ABD’nin maşa ülkeler stratejisi net bir şekilde görülmektedir. Bu strateji enerji kaynaklarını kontrol altında tutmayı amaçlamaktadır. Aynı zamanda İsrail’in güvenliğini kalıcı kılmayı hedeflemektedir. Kürt güvenliğinin öne çıkarılması ise yeni bir halka oluşturmaktadır. Türkiye’ye yönelik bu yaklaşımlar kamuoyunda geniş tartışmalara yol açmaktadır. Vatandaşlar ulusal çıkarların korunması için dikkatli olunmasını beklemektedir. Uluslararası ilişkilerde dengelerin korunması ortak bir sorumluluk olarak kabul edilmektedir. Bu sorumluluk gelecek nesiller için barış ortamı yaratabilir.

Gelişmeler aşama aşama değerlendirildiğinde Ortadoğu’nun geleceği daha net ortaya çıkmaktadır. ABD’nin politikaları maşa ülkelerin desteğiyle güçlenmektedir. Ancak bu politikaların sınırları da yavaş yavaş görülmektedir. Türkiye’nin bağımsız duruşu bu süreçte belirleyici olabilmektedir. Bölgesel aktörlerin kararları küresel etkiler doğurmaktadır. Kamuoyu bu kararların sonuçlarını yakından izlemektedir. Gelecek dönemlerde şeffaflık ve adalet vurgusu daha da önem kazanabilir. Ortadoğu’da kalıcı barış için ortak çabalar şarttır. Bu çabalar ulusal egemenliklerin korunmasıyla mümkün olabilir.






















