Orta Doğu coğrafyasında din ve ekonomi her zaman iç içe geçmiş dinamiklerle ilerlemiştir. Özellikle son yıllarda yaşanan gelişmeler, birçok kişiyi bu iki kavramın nasıl bir arada yönetildiği konusunda derin düşüncelere sevk etmektedir. Halkın günlük yaşamı, ibadet ritüelleri ve maddi destek mekanizmaları arasında kurulan köprüler, görünenden çok daha karmaşık bir tablo ortaya koymaktadır. Bu süreçte bazı uygulamalar dikkat çekici sonuçlar doğururken, yönetimin finansal kararları ise ayrı bir tartışma konusu haline gelmektedir. Okuyucuyu bu gizemli dünyaya davet eden unsurlar, adım adım aydınlanmayı beklemektedir ve her yeni bilgiyle birlikte merak katlanarak artmaktadır.

Yirmi dört yıllık bir yönetim sürecinde inanç konularında gösterilen titizlik ve kişisel kazanç mekanizmaları oldukça başarılı bir tablo çizmektedir. Ancak devlet kurumlarının mali işlerini yürütme konusunda aynı başarıdan söz etmek mümkün görünmemektedir. Bu çelişkiyi anlamak için güncel örnekleri sırayla incelemek gerekmektedir. Çünkü kök nedenler ancak bu karşılaştırmalarla netleşebilmektedir ve ortaya çıkan tablo gerçekten düşündürücüdür.

Ramazan ayı gibi kutsal dönemler, inanç değerlerini pekiştirmek adına özel fırsatlar olarak değerlendirilmektedir. Bu yıl ilkokul ve ortaokullarda uygulanan yeni bir sistem dikkatleri üzerine toplamıştır. Yoksul semtlerde bulunan bir ortaokulda geleneksel teneffüs zili tamamen kaldırılmış, yerine “Kabe’de Hacılar” isimli ilahi zil sesi olarak belirlenmiştir. Bu değişiklik üzerine bir veli, “Bir veli olarak itirazım var, böyle bir parçayı zil sesi yapamazsınız” diyerek açıkça tepki göstermiştir. Tepkinin hemen ardından polis ekipleri okula gelmiş ve veli gözaltına alınmıştır. Adli kontrol kararıyla süreç tamamlanmış, olay “imansız veli” şeklinde nitelendirilmiştir. Bu uygulama, inanç eğitiminin nasıl yaygınlaştırıldığına dair önemli ipuçları sunmaktadır ve benzer uygulamaların diğer okullarda da yayıldığı gözlemlenmektedir.
Okullardaki denetimler sadece zil sesiyle sınırlı kalmamıştır. Öğrencilerin oruç tutup tutmadığı, ailesiyle birlikte iftar sofrasına oturup oturmadığı, sahura kalkıp kalkmadığı ayrıntılı biçimde takip edilmekte ve fişlenmektedir. Bu denetimler özellikle yoksul ailelerin çocukları üzerinden yürütülerek anne ve babalara dolaylı iman telkini yapılmaktadır. Ramazan boyunca bakanlık, belediye ve çeşitli vakıflar aracılığıyla açılan sahur ve iftar sofrası sayısı rekor seviyeye ulaşmıştır. Yoksulluk yardımı alan hane sayısı 2002 yılında bir milyon iken 2018’de üç milyona, günümüzde ise beş milyona yaklaşmıştır. Bu rakamlar beş milyon haneyi yaklaşık yirmi beş milyon kişiye denk getirmektedir. Yardım dağıtımları “imanla bir olalım” mesajı verirken, aynı zamanda seçim dönemlerinde destek sürekliliğini hedeflemektedir.
Peki bu yardımlar gerçekten yoksulluğu kalıcı olarak çözmeye yönelik midir? Sorunun cevabı, inanç otoritelerinin kendi içindeki uygulamalarda gizli olabilir. Din işlerini yöneten üst kurumların araştırma merkezi başkanlarından biri, dört ayrı koltukta görev yapmakta ve beş farklı maaş almaktadır. Emekli profesör maaşı dışında Diyanet Vakfı Araştırma Merkezi, Diyanet Katılım Danışma Komitesi, YÖK Genel Kurul üyeliği ve Diyanet Vakfı Üniversitesi’nden gelen ödemelerle toplam beş gelir elde edilmektedir. Bu durum, kişisel kazanç konusunda gösterilen başarının somut bir örneğini oluştururken, devlet maliyesindeki genel tabloyla keskin bir tezat yaratmaktadır.
Yönetimin finansal alanda attığı adımlar ise oldukça farklı bir tablo çizmektedir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişin ardından 2021 yılında kurulan üç özel ofis, büyük umutlarla hayata geçirilmiştir. Yatırım Ofisi, Finans Ofisi, Dijital Dönüşüm Ofisi ve İnsan Kaynakları Ofisi yabancı yatırımcıyı çekmek, uluslararası fonları ülkeye getirmek ve yapay zeka öncülüğünde yerli projeler geliştirmek üzere tasarlanmıştır. Yüksek maaşlı kadrolar, birden fazla görevde maaş alan yöneticiler bu ofislere yerleştirilmiştir. Beş yıl boyunca bütçeden sekiz milyar lira kaynak aktarılmış ancak sonuç sıfır başarı olarak kayıtlara geçmiştir. Üç ofis de kapatılmak zorunda kalınmıştır. Bu tablo, finans yönetimindeki yetersizliği açıkça gözler önüne sermektedir.
Benzer bir durum, büyük ölçekli bir finans projesinde de yaşanmıştır. Üç buçuk milyon metrekarelik devasa bir alanda Avrupa’nın en yüksek gökdelenini içeren İstanbul Finans Merkezi projesi, başlangıçta dört milyar lira bütçeyle tamamlanması planlanmıştır. Lüks ofis katları, gösterişli cami, beş yıldızlı otel, konferans salonları ve dev alışveriş merkeziyle donatılan merkezin yabancı sermayeyi çekeceği, enflasyonu yüzde beş seviyesine düşüreceği ve dolar kurunu on dokuz lira bandında tutacağı öngörülmüştü. Ancak proje altmış beş milyar liraya mal olmuş, büyük bir törenle açılmasına rağmen beklenen sonuçlar alınamamıştır. Günümüzde OECD üyesi otuz sekiz ülke arasında enflasyon oranında açık ara zirvede yer alınmakta, dünyada en yüksek faiz yükü altında bulunan ikinci ülke konumuna gelinmiştir. Dolar kuru da baskılara rağmen kırk dört liraya yaklaşmıştır.
Bu örnekler bir araya getirildiğinde inanç konularında gösterilen özen ile devlet maliyesindeki yönetim anlayışı arasındaki uçurum net biçimde ortaya çıkmaktadır. Yoksul ailelere sahur ve iftar dağıtımı yapılırken, milyarlarca liralık kaynakların boşa harcanması dikkat çekici bir çelişki yaratmaktadır. Okullarda uygulanan ilahi zilleri, öğrenci fişlemeleri ve velilere karşı alınan güvenlik önlemleri inanç değerlerini koruma adına sunulurken, finans ofislerinin kapanması ve aşırı maliyetli projelerin başarısızlığı ayrı bir gerçekliği işaret etmektedir. Kişisel kazanç mekanizmalarında dört koltuk beş maaş gibi uygulamalar varken, genel ekonomi yönetiminde yabancı yatırımcıyı çekme hedeflerinin tutturulamaması düşündürücüdür.
Ramazan ayının bereketi ile yoksulluğun artışı arasındaki ilişki de ayrı bir inceleme konusudur. Beş milyon haneye ulaşan yardım bağımlılığı, kalıcı çözümler yerine geçici gösterilerle idare edilmektedir. Bu yaklaşım, inançla bir olma çağrısını yaparken ekonomik bağımsızlığı sağlamada yetersiz kalmaktadır. Diyanet’in üst düzey yöneticilerindeki maaş yapısı ise kurumun kendi içindeki öncelikleri hakkında ipucu vermektedir. Emekli maaşı üzerine eklenen dört ayrı ödeme, kişisel refahın nasıl ön planda tutulduğunu göstermektedir.
Finans merkezi projesindeki maliyet patlaması ise planlama ve yönetim eksikliğinin en çarpıcı örneğidir. Dört milyar liradan altmış beş milyar liraya çıkan bütçe, gösterişli açılış törenlerine rağmen ekonomik hedeflerin tutturulamadığını kanıtlamaktadır. Enflasyonun zirvede olması, dolar kurundaki yükseliş ve yabancı sermaye girişinin beklenen seviyenin altında kalması, finansal karar alma mekanizmalarındaki sorunları doğrulamaktadır. Yatırım ofislerine aktarılan sekiz milyar liranın beş yıl sonunda sıfır başarıyla sonuçlanması da aynı tablonun parçasıdır.
Tüm bu gelişmeler, inanç ve para arasındaki ilişkinin çok katmanlı olduğunu göstermektedir. Yönetim, ibadet ritüellerini okullara taşıyarak, yoksullara yardım dağıtarak ve din otoritelerini ön plana çıkararak güçlü bir imaj çizerken, devlet kasasının yönetimi konusunda aynı titizliği gösterememektedir. Bu çelişkinin kök sebepleri, uzun vadeli planlamaların eksikliğinde ve önceliklerin kişisel kazanç ile sınırlı kalmasında yatıyor olabilir. Okullarda fişleme, veli gözaltıları ve sahur sofrası gösterileri gibi uygulamalar kısa vadeli destek sağlarken, milyarlık projelerin fiyaskosu uzun vadeli ekonomik güveni zedelemektedir.
Coğrafyanın geleceği açısından bu dinamikler oldukça önemlidir. İnanç değerlerini koruma çabası takdire şayan olsa da, mali disiplinin sağlanamaması toplumun genel refahını doğrudan etkilemektedir. Beş milyon yoksul hanenin artışı, yirmi beş milyon insanın yardım bağımlılığına itilmesi kalıcı politikaların gerekliliğini ortaya koymaktadır. Dört koltuk beş maaş alan üst düzey yöneticiler ile sekiz milyar liralık ofis harcamalarının boşa gitmesi arasında doğrudan bir bağlantı kurulabilir. İstanbul Finans Merkezi’nin altmış beş milyar liralık maliyeti ise planlama hatalarının boyutunu gözler önüne sermektedir.
Sonuç olarak, bu coğrafyada imanla para arasındaki ilişki görünenden çok daha karmaşık bir yapıdadır. İnanç konularındaki başarı ile finans yönetimindeki başarısızlık yan yana dururken, asıl soru bu kör sebebin nereden kaynaklandığıdır. Detaylı incelemeler ve karşılaştırmalar yapıldıkça tablo daha da netleşmekte, okuyucuyu yeni sorulara yönlendirmektedir. Belki de gerçek çözüm, yardım dağıtımından öte yoksulluğu kökünden çözen politikalar ile mali disiplini bir arada uygulamaktan geçmektedir. Bu gelişmeler yakından takip edilmeyi hak etmekte ve gelecek dönemlerde daha büyük tartışmalara zemin hazırlamaktadır.






















