HaberlerSon Dakika Gelişmeleri

Muhalefetin bölünmüşlüğü belediyelerdeki çöküşü hızlandırıyor mu?

Muhalefetin bölünmüşlüğü bir düğün masasında öyle çıplak bir gerçeğe dönüştü ki, aynı davaya inandığını söyleyen insanlar birbirinden yüz çevirdi. Peki bu manzara sıradan bir kırgınlık mı, yoksa açık ara kazanılmış bir belediyenin sandığa gidilmeden el değiştirdiği sessiz bir sürecin habercisi mi? Perde arkasındaki hesaplar ve sıradaki durak, tahmin ettiğinizden çok daha yakın.

Muhalefetin bölünmüşlüğü, artık yalnızca meydanlarda ve kürsülerde değil, hayatın en samimi anlarında bile kendini gösteriyor. Adalar’da düzenlenen bir düğünde yaşananlar, bu tablonun sıradan bir kırgınlığın çok ötesine geçtiğini ortaya koydu. Aynı davaya yıllarca omuz vermiş insanların bir kutlama gecesinde birbirinden uzak durması, sahadaki çok daha somut bir gerçeğin habercisiydi. Bu yazıda önce o düğün masasındaki simgesel kırılmayı, ardından Adalar Belediyesi’nin adım adım nasıl el değiştirdiğini ele alacağız. Sonrasında aynı yöntemin farklı ilçelerde nasıl tekrarlandığını, sektörel etkileri ve alınabilecek önlemleri uzman değerlendirmeleriyle inceleyeceğiz; son bölümde ise tek parti tartışmasını ve muhalefetin önündeki seçenekleri masaya yatıracağız. Şimdi hikâyenin başladığı yere, o düğün masasına dönelim.

Bir düğün masasında görünen büyük kırılma

Adalar’da hafta sonu düzenlenen bir düğün, siyasetin gündelik hayata sızan yüzünü tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. Salona giren bazı davetliler, muhalif kimliğiyle tanınan bir gazeteciyi görünce şaşkınlıklarını gizleyemedi; kimileri araya mesafe koydu, kimileri ise selam vermekten kaçındı. Aynı mitinglerde, aynı dava salonlarında yıllarca yan yana duran insanların arasındaki muhalefetteki ayrışma, artık bir düğün masasına bile taşınmış görünüyordu. Damadın yakınları, hiç sorulmadığı hâlde kendilerinin farklı safta olduğunu belirtme gereği duyuyordu. Aynı gerginlik yüzünden düğüne hiç katılmayanların olması ise tablonun ne kadar derinleştiğini gösteriyordu. Bir kutlama gecesinin böylesine kırılgan bir zemine dönüşmesi, sıradan bir küskünlüğün çok ötesine işaret ediyordu.

Bu sahneyi yalnızca kişisel bir husumet olarak okumak, olup biteni fazlasıyla küçümsemek anlamına gelir. Sözünü ettiğimiz kırgınlık, aslında Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) içinde yaşanan ve kamuoyunda butlan tartışması olarak anılan derin görüş ayrılığının doğrudan bir yansımasıydı. Salondaki tabloya bakıldığında muhalefetin bölünmüşlüğü, teorik bir tespit olmaktan çıkıp elle tutulur bir gerçeğe dönüşmüştü. Aynı değerlere inandığını söyleyen insanların birbirini ötekileştirmesi, tabandaki güven bağının nasıl çözülmeye başladığını da gözler önüne seriyordu. Siyaset bilimciler, bu tür simgesel anların çoğu zaman anketlerden çok daha net bir röntgen sunduğunu vurguluyor. Çünkü seçmen, liderlerin söylemlerinden önce çevresindeki insanların tavrına bakarak saf tutma eğiliminde oluyor. İşte bu yüzden bir düğün masası, bazen bütün bir siyasi iklimin özeti hâline gelebiliyor.

Düğün masasındaki bu manzara, taban ile tavan arasındaki kopukluğu da açık biçimde gösterdi. Parti kurmayları kapalı kapılar ardında ittifak ve uzlaşı arayışlarını sürdürürken, sıradan üyeler birbirini adeta ihanetle suçlayacak bir noktaya gelmişti. Tabandaki muhalefetin dağınıklığı, aslında liderlerin uzlaşı masasına oturmasını giderek zorlaştıran ağır bir baskıya dönüşüyordu. Zira her kırgın seçmen, kendi liderinin atacağı geri adımı bir zafiyet olarak görme eğilimindeydi. Bu psikolojik iklim, soğukkanlı ve rasyonel bir siyaset yürütmeyi neredeyse imkânsız kılıyordu. Deneyimli gözlemcilere göre bu tür sertleşmeler, dış müdahalelere karşı en kırılgan zemini hazırlayan asıl etken durumunda. Dolayısıyla içeride büyüyen çatlak, dışarıdan gelecek her hamle için âdeta bir davetiye işlevi görüyordu.

Peki bu içsel çekişme sürerken sahada tam olarak neler oluyordu, asıl merak edilmesi gereken soru buydu. Bir düğün masasında yüzeye çıkan gerilimin bedeli, çok geçmeden yerel yönetimlerde somut kayıplar olarak karşılığını buldu. Tam da bu noktada muhalefetin bölünmüşlüğü, iktidara istemeden de olsa oldukça geniş bir hareket alanı açmış oluyordu. Birbiriyle konuşmayan, ortak refleks üretemeyen bir yapının elindeki kaleleri koruması elbette kolay değildi. Adalar’daki tablo, bu kırılganlığın en çıplak biçimde test edildiği ilk duraklardan biri olacaktı. Sandıkta ezici bir üstünlük sağlanmış olması bile, bu zemini korumaya tek başına yetmedi.

Yaşananları anlamak için düğünden birkaç gün önce başlayan sürecin ayrıntısına inmek gerekiyor. Sayılar ve tarihler bir araya geldiğinde, ortaya rastlantıyla açıklanması güç bir tablo çıkıyor. Bir belediyenin kaderini değiştiren bu süreç, aslında adım adım kurgulanmış bir denklemin sonucuydu. Muhalefet cephesindeki güvensizlik ve iletişimsizlik, bu denklemi çözmek isteyenlerin işini hayli kolaylaştırdı. Zira dağınık bir yapının, hızlı ve eş güdümlü bir savunma geliştirmesi neredeyse mümkün değildi. Şimdi o belediyenin nasıl el değiştirdiğini, rakamların diliyle yakından inceleyelim.

Adalar Belediyesi nasıl el değiştirdi

Adalar’daki tablo, 31 Mart yerel seçimlerinin sonuçlarıyla birlikte okunduğunda çok daha anlamlı hâle geliyor. Sandıkta Ali Ercan Akpolat yüzde 55,48 oyla açık ara ilk sırada yer alırken, Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) adayı yüzde 22,85’te kalarak onu izlemiş, Türkiye İşçi Partisi (TİP) ise yüzde 12,53 ile 3. sıraya yerleşmişti. Meclis aritmetiği de bu sonucu birebir yansıtıyor, başkan dâhil 10 üyeyle çoğunluk açık biçimde muhalefetin elindeydi. Kâğıt üzerinde son derece güçlü görünen bu manzarada, muhalefetin bölünmüşlüğü ilk bakışta hiç kimsenin aklına gelmeyecek kadar uzak bir ihtimaldi. Ne var ki teknik üstünlük ile siyasi güvence her zaman aynı anlama gelmiyordu. İlerleyen aylarda ince hesaplar, bu güçlü tablonun ne kadar kırılgan olduğunu tek tek ortaya çıkaracaktı.

İlk çatlak, meclis dengesini sessizce değiştiren bir gelişmeyle belirdi. Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) çizgisindeki bir üyenin göreve iade edilmemesiyle, muhalefetin meclisteki sayısı daha en baştan 9’a inmişti. Sayısal üstünlükteki bu ilk aşınma, muhalefet saflarındaki çatlak büyüdükçe telafisi giderek zorlaşan bir açığa dönüştü. Görünüşte küçük olan bu eksilme, kritik oylamalarda bütün dengeyi belirleyecek kadar önemliydi. Uzmanlar, yerel meclislerde tek bir sandalyenin bile stratejik bir kilit taşı işlevi görebildiğine dikkat çekiyor. Çünkü bu tür yapılarda çoğunluk, çoğu zaman en fazla bir iki oyluk kırılgan bir farka dayanıyor. İşte o kırılgan fark, kısa süre sonra çok daha ağır bir darbeyle sınanacaktı.

İkinci ve asıl belirleyici darbe, haziran ayında geldi. İlçeye yönelik başlatılan yolsuzluk soruşturmasının ardından başkanla birlikte 3 meclis üyesinin tutuklanması, dengeleri bir anda alt üst etti. Bu tabloyla birlikte muhalefetin parçalanmışlığı, teknik bir üstünlüğün nasıl kâğıt üzerinde kalabileceğini gösteren canlı bir örneğe dönüştü. Tutuklamaların ardından muhalefetin sandalye sayısı 5’e kadar geriledi ve çoğunluk artık tehlike altındaydı. Başkan vekilinin, aldığı tehditler nedeniyle partisine haber vermeden istifa etmesi, zaten kırılgan olan zemini büsbütün zayıflattı. Böylece kısa süre önce ezici bir üstünlükle kazanılmış olan belediye, âdeta bir domino etkisiyle savunmasız hâle geldi.

Pazartesi günü yapılması planlanan başkan vekilliği seçimi öncesinde tablo, ilk bakışta 5’e 2 gibi görünüyordu. Ancak seçim sabahı, 2 muhalif üyenin karşı tarafa oy vereceğinin ortaya çıkması bütün hesapları tersine çevirdi. Böyle bir durumda iktidar kanadı 4’e yükselecek, muhalefet ise 3’e düşecekti. Kısacası, sandıkta hiçbir şey değişmemişken meclis aritmetiği tamamen yeniden yazılmak üzereydi. Bu ani tablo, yerel siyasette sadakatin ne kadar değişken bir zemine oturduğunu bir kez daha gösterdi. Perde arkasında dönen pazarlıkların boyutu, ancak sonraki günlerde tam olarak anlaşılabildi.

Sonraki günlerde yaşananlar, adım adım kurgulanmış bir satranç oyununu andırıyordu. Farklı muhalefet kanatlarının ilçe yönetimleri, ortak bir refleks üretemediği için bir kanat seçime katılmama kararı alırken, diğer yanda tutuklu bir üyenin ikna edilip istifasının alındığı iddia edildi. Bu hamlelerin ardından muhalefetin bölünmüşlüğü, sayısal dengeyi 4’e 4 noktasına çeken asıl etken olarak öne çıktı. Kilit oy artık tek bir üyenin tavrına kalmıştı ve gözler tümüyle o isme çevrilmişti. Birbirini tekrar eden bu adımlar, kendiliğinden gelişen olaylar değil, planlı bir sürecin halkaları gibi görünüyordu. Her hamle, muhalefetin dağınık yapısındaki bir başka zaafı hedef alıyordu.

Denklemin son halkası, kritik oylamanın hemen öncesinde tamamlandı. Tutuklanıp serbest bırakılan bir meclis üyesinin, mesai saati dışında kaymakamlığa götürülüp göreve iade edildiği, ardından oylamada iktidar adayına oy verdiği ileri sürüldü. Bu tek hamleyle muhalefetin bölünmüşlüğü, açık ara kazanılmış bir belediyenin sandığa hiç gidilmeden el değiştirmesiyle sonuçlandı. İki muhalefet kanadının meclisteki toplam üye sayısı ise 2’ye kadar gerilemiş, yani işbirliği yapılacak zemin dahi büyük ölçüde ortadan kalkmıştı. Yerel yönetim uzmanları, bu sürecin hukuki biçimselliğe uygun görünse de demokratik meşruiyet açısından ciddi soru işaretleri barındırdığını belirtiyor. Onlara göre asıl mesele, tek tek atılan adımların hukuka uygun sayılıp sayılmadığından çok, bütün olarak ortaya çıkan sonucun seçmen iradesiyle ne kadar örtüştüğünde düğümleniyor.

İlçe ilçe ilerleyen bir yönetim devri

Adalar örneği, izole bir olay değil, çok daha geniş bir örüntünün yalnızca bir halkası. Aynı dönemde Bayrampaşa, Menderes, Üsküdar ve Yüreğir gibi ilçelerde birbirine benzeyen yöntemlerin devreye girmesi, muhalefetteki ayrışma tablosunun tesadüf olmadığını düşündürüyor. Başkanların veya meclis üyelerinin tutuklanması, kalanların üzerinde tedirginlik yaratılması ve ardından makam, güvence ya da maddi tekliflerle zaafların değerlendirilmesi neredeyse standart bir senaryoya dönüşmüş durumda. Bu yöntemle sandıkta tecelli eden irade, ilçe ilçe ve il il yeniden şekillendiriliyor. Uzmanlar, birbirini tekrar eden bu tabloların kurumsal ve planlı bir stratejiye işaret ettiğini vurguluyor. Tek tek bakıldığında olağan görünen adımlar, bir araya geldiğinde bütünlüklü bir tasarımın parçalarına dönüşüyor. Bu da olayı münferit bir yerel gerginlik olmaktan çıkarıp ülke çapında bir örüntü hâline getiriyor.

Bu tablonun yalnızca siyasi bir çekişme olmadığını görmek gerekiyor, çünkü doğrudan yerel yönetimlerin işleyişini de etkiliyor. Bir belediyenin yönetiminin kısa aralıklarla el değiştirmesi durumunda muhalefetin bölünmüşlüğü, devam eden yatırımların askıya alınmasına, personel arasında belirsizliğe ve hizmet sürekliliğinin zedelenmesine kadar uzanan bir maliyet üretiyor. Vatandaş, oy verdiği iradenin bir gecede değişebileceğini gördüğünde, yalnızca siyasete değil, yerel yönetim kurumunun kendisine olan güvenini de yitiriyor. İş dünyası açısından ise öngörülebilirliğin azalması, uzun vadeli projeler için ciddi bir risk unsuru hâline geliyor. Şehircilik uzmanları, bu tür kesintilerin faturasının nihayetinde doğrudan hizmet alan yurttaşa çıktığını hatırlatıyor. Dolayısıyla mesele, salt bir koltuk kavgasının çok ötesinde, toplumsal ve ekonomik bir maliyete dönüşüyor. Bu yönüyle her yönetim değişikliği, aslında binlerce ailenin gündelik hayatını doğrudan ilgilendiriyor.

Tartışmanın merkezine yeniden dönmekte fayda var, çünkü asıl kritik durak henüz gelmedi. Başkan vekilleriyle yönetilen ve meclis dengesi kıl payı olan Beyoğlu ile Ataşehir’in, benzer bir sürecin eşiğinde olduğu konuşuluyor. Bütün bu denklemin en tepesinde ise muhalefetin dağınıklığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) gibi sembolik değeri son derece yüksek bir kaleyi de risk altına sokuyor. İBB meclisinde muhalefet ile iktidar bloğu arasındaki farkın 12’ye kadar inmesi, bu endişeyi somut bir zemine oturtuyor. Küçük ilçelerde denenen yöntemlerin, aritmetiğin izin verdiği her yerde tekrarlanabileceği değerlendiriliyor. Bu yüzden yerel ölçekte yaşanan her kayıp, aslında çok daha büyük bir tablonun provası olarak okunuyor. Uzmanlara göre asıl hedef, en büyük metropolün yönetiminde belirleyici olan dengeyi zamanla tersine çevirmek.

Yaşananları yalnızca izlemekle yetinmek yerine, alınabilecek önlemleri de konuşmak gerekiyor. Hukukçular, meclis üyelerinin görevden uzaklaştırılması ve iade süreçlerinde şeffaflığın artırılmasının, keyfî uygulamaların önündeki en güçlü set olacağını belirtiyor. Meclis üyelerine yönelik baskı ve tekliflere karşı kurumsal koruma ağlarının oluşturulması, tabandaki güveni yeniden inşa etmenin de ilk adımı olarak görülüyor. Kamuoyunun süreçleri yakından izlemesi ve yerel karar organlarına katılımın güçlendirilmesi, caydırıcı bir denetim işlevi görebiliyor. Deneyimli hukukçular, bağımsız yargı denetiminin ve kamuoyu baskısının bir arada işlediği durumlarda bu tür girişimlerin gözle görülür biçimde zorlaştığını hatırlatıyor. Asıl kalıcı çözüm ise, seçmenin iradesini koruyan güçlü ve bağımsız kurumsal güvencelerden geçiyor. Bu güvenceler olmadan, her seçim zaferi bir sonraki hamleye kadar geçici kalmaya mahkûm görünüyor.

Tek parti tartışması ve muhalefetin sınavı

Bütün bu sürecin bir de sembolik ve tarihsel boyutu var, onu görmezden gelmek eksik bir okuma olur. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yıllar önce dile getirdiği, demokrasinin bir tramvaya benzediği ve istenen durağa gelindiğinde inilebileceği yönündeki sözleri, bugünlerde adeta pratiğe dökülmüş gibi görünüyor. Bir yandan yerel yönetimler yeniden şekillenirken, diğer yandan milletvekili transferleri ve adaylar üzerindeki baskılar aynı resmin parçalarını tamamlıyor. Seçmenin, iktidarın sandıkla değişebileceğine dair inancını yitirmesi, uzmanların en çok altını çizdiği risklerin başında geliyor. Zira bu inancın erimesi, temsili demokrasinin en temel dayanağını doğrudan zayıflatıyor. Bu tablo, yalnızca bir seçim döneminin değil, uzun vadeli bir siyasi kültürün de sınandığını gösteriyor.

Tüm bu gelişmeler bir araya geldiğinde, akıllara kaçınılmaz olarak rejim tartışması geliyor. Sandıkta kaybedilen yönetimlerin kamu gücü devreye sokularak geri alınması, 80 yıla yaklaşan çok partili ve serbest seçime dayalı düzeni ciddi biçimde zorluyor. Belediyelerin el değiştirmesi, milletvekili transferleri ve adaylar üzerindeki baskılar aynı anda ilerlediğinde, ortaya rekabetin giderek daraldığı bir siyasi zemin çıkıyor. Cumhurbaşkanı adaylarından birinin cezaevinde bulunduğu, diğerinin ise geri adıma zorlandığı yönündeki değerlendirmeler bu tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Uzmanlar, böyle bir ortamda seçim güvenliğinin yalnızca sandık günüyle sınırlı olmadığını, tüm sürecin adilliğiyle doğrudan ilgili olduğunu vurguluyor. Çünkü seçim, yalnızca oyların sayıldığı gün değil, kampanya döneminden yönetimin devrine kadar uzanan bütün bir sürecin adıdır.

Bu ağır tablo karşısında muhalefetin önünde aslında sınırlı ama son derece kritik bir yol haritası bulunuyor. Kişisel kırgınlıkların siyasetin önüne geçmesine izin vermemek ve ortak bir asgari müşterekte buluşabilmek, bu tablodan çıkışın ilk şartı olarak görülüyor; aksi hâlde muhalefetin parçalanmışlığı, en güçlü iktidardan çok muhalefetin kendi kendini yıpratmasına yol açıyor. Farklı partilerin en azından yerel meclislerde ortak bir savunma refleksi geliştirmesi, tek tek düşürülmenin önündeki en pratik engel olarak değerlendiriliyor. Seçmenin de bu süreçte pasif bir izleyici olmaktan çıkıp yerel karar mekanizmalarını yakından takip etmesi, caydırıcılığı artıran önemli bir unsur olarak öne çıkıyor. Adalar’daki o düğün masası, aynı davaya inandığını söyleyen insanların bir kutlama gecesinde bile yan yana gelememesiyle, bu kırılmanın ne kadar derinleştiğini tek başına anlatıyor. Bundan sonrasında belirleyici olan, iktidarın hamlelerinden çok, muhalefetin bu tablodan gerçek anlamda ders çıkarıp çıkaramayacağı olacak. Zira tarih, çoğu zaman kaybedilen mevzilerden değil, o kayıpların ardından verilen kararlardan yazılıyor.

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Sitemizin devamlılığı için lütfen reklam engelleyicinizi kapatın