Orta Doğu coğrafyası yüzyıllardır çatışmaların ve stratejik hesapların merkezinde yer almıştır. Bu bölgede yaşanan olaylar, sadece yerel dinamiklerle sınırlı kalmayıp küresel dengeleri de doğrudan etkilemektedir. Son dönemde artan gerginlikler, birçok kişinin zihninde yeni sorular uyandırmakta ve geçmişteki kararların bugüne nasıl yansıdığını yeniden gündeme taşımaktadır. Bu süreçte bazı politik tutumlar dikkat çekici sonuçlar doğururken, alternatif yaklaşımlar ise merak konusu haline gelmektedir. Okuyucuyu bu karmaşık dünyaya adım adım çeken unsurlar, her yeni bilgiyle birlikte daha fazla sorgulamaya davet etmekte ve sayfayı sonuna kadar takip etme isteğini artırmaktadır.

Bölgenin tarihi kökleri oldukça derinlere uzanmaktadır. Filistin toprakları 1616 yılında Memlükler’i yenen Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı Devleti’ne katılmıştır. Bu durum 1918 yılına kadar devam etmiş, ardından bölge İngiliz mandası altına girmiştir. İngiliz mandası dönemi 1947 yılına kadar sürmüş ve bu süreçte Filistin’e önemli sayıda Yahudi göçmen gelmiştir. Göçmenler çetecilik faaliyetleriyle kendi devletlerini kurma çabasına girişmişlerdir. İngilizler bölgeden çekilmeden önce Birleşmiş Milletler’den bir karar çıkartmıştır. 181 sayılı bu karar, biri İsrail diğeri Filistin olmak üzere iki ayrı devlet kurulmasını öngörmekteydi. Ancak Araplar, sadece küçük bir nüfusa sahip Filistinliler değil kabaca 100 milyonluk Arap-Müslüman milletler topluluğu olarak bu kararı kabul etmemiştir. Topraklarında bir Yahudi Devleti kurulmayacağını belirterek karşı çıkmışlardır.

Bu reddin ardından Arap devletleri 1948 yılında İsrail’e karşı savaş ilan etmiştir. Savaşta İsrail galip gelmiş ve topraklarını iki katına çıkarmıştır. Yapılan anlaşma gereği Gazze’nin kontrolü Mısır’a verilmiştir. Araplar 1948 yenilgisinin intikamını almak için 1967 yılında yeni bir savaş başlatmıştır. Bu savaş sadece altı gün sürmüş ve Araplar yenilmiştir. İsrail topraklarını dört katına çıkarmış, Gazze’yi işgal etmiştir. 1973 yılında Araplar 1967’de kaybettikleri toprakları geri almak amacıyla bir savaş daha başlatmış ancak yine yenilgiye uğramıştır. İsrail bu süreçte daha da büyümüştür.
Gazze’deki işgal durumu 2005 yılında Oslo Anlaşması ile sona ermiştir. Gazze önce FKÖ ardından HAMAS tarafından yönetilen bir özerk bölge haline gelmiştir. Arap devletleri özellikle Mısır, Ürdün, Suriye ve Irak uzun süredir İsrail’i haritadan silme projesinden vazgeçmiştir. Bu boşluğu İran doldurmuştur. İran’ın desteklediği HAMAS savaşçıları 7 Ekim 2023 gecesi bir İsrail kasabasını basarak 1200 kişiyi öldürmüş ve 250 rehineyle Gazze’ye dönmüştür. Amaçları geniş katılımlı yeni bir savaş başlatarak uluslararası camianın desteğiyle İsrail’i baskı altına almak ve Filistin devletini kurmaktı. Bu eylemde HAMAS, bu coğrafya ve dünya kamuoyunda İsrail’i gaddar soykırımcı olarak mahkum etmede başarılı olmuştur. Ancak sonuçlar beklenenin aksine gelişmiştir. Yaklaşık 100 bin kişi hayatını kaybetmiş, Gazze harabeye dönmüş ve özerklik statüsü tamamen kaybedilmiştir. Bu gelişmeler akılcı bir stratejinin neresinde yer aldığı konusunda derin düşüncelere yol açmaktadır.

Bu coğrafyanın dış politikasında son yıllarda sergilenen tutum, inanç temelli bir yaklaşım olarak nitelendirilmektedir. Ancak bu yaklaşım ne bu coğrafyaya ne de Müslümanlara somut fayda sağlamamaktadır. Örneğin Gazze Savaşı sırasında HAMAS’a kayıtsız şartsız verilen destek, Gazzelilerin çektiği ıstırabın artmasına neden olmuştur. İşin ilginç yanı, muhalefet partilerinin de dahil olduğu geniş bir cephede İsrail ve Yahudi karşıtlığı konusunda benzer bir yarış yaşanmaktadır. Oysa Filistin halkı yalnızca HAMAS yandaşlarından ibaret değildir. İsrail topraklarında 2 milyon Filistinli Müslüman vatandaş olarak yaşamaktadır. Batı Şeria’da ise 2,5 milyon Arap, İsrail ile uzlaşma arayışındadır.
Bu coğrafya ile İsrail, Orta Doğu’da iktisaden birbirini tamamlayan iki büyük ekonomi konumundadır. Tarih boyunca bu coğrafyanın halkı ile Yahudiler arasında dostluk ilişkileri var olmuştur. Bu dostluğun sürmesi için herhangi bir engel bulunmamaktadır. Her alanda işbirliği geliştirildiğinde bu coğrafya arabulucu rolü üstlenebilir ve Filistinlilere çok daha fazla fayda sağlayabilir. Özellikle vurgulanması gereken bir nokta vardır. Dünya devletlerinin çoğu, İsrail’in gaddarlık etmiş olsa da her devletin kendini savunma hakkı olduğu gerekçesiyle bu ülkeyi desteklemiştir. İsrail’e hiçbir hak tanımayan bu coğrafya ise aynı zamanda ABD ve AB ile müttefiklik ilişkisi sürdürmek istemektedir. Bu durum açık bir çelişki yaratmaktadır.
Bazen Batı’ya duyulan tepkiyle BRICS ülkeleriyle güç birliği yapılabileceği dile getirilmektedir. Ancak BRICS üyesi devletlerin de İslam sempatizanı olmadığı bilinmektedir. Bu noktada dış politikada laiklik ilkesinin esas alınması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Çünkü laiklik akılcılık anlamına gelmektedir. Bu yaklaşım, duygusal tepkilerden uzak, gerçekçi ve uzun vadeli çıkarları koruyan bir diplomasi tarzını ifade eder. Tarihi olaylar incelendiğinde, duygusal veya ideolojik temelli politikaların sıklıkla ters teptiği görülmektedir. 1948’den 1973’e kadar süren savaşlar, 2005 Oslo sürecinden 7 Ekim 2023 saldırısına uzanan gelişmeler bu gerçeği kanıtlamaktadır.
Bölgedeki güç dengeleri sürekli değişim göstermektedir. Arap devletlerinin zamanla İsrail’le normalleşme yoluna girmesi, İran’ın devreye girmesi ve HAMAS’ın rolü gibi faktörler, dış politikanın ne kadar hassas bir denge üzerine kurulu olduğunu göstermektedir. Bu coğrafyanın ekonomik potansiyeli ile İsrail’in teknolojik ve ticari gücü bir araya getirildiğinde ortaya çıkabilecek fırsatlar, ideolojik engeller nedeniyle değerlendirilememektedir. Arap-Müslüman topluluğun 100 milyonluk nüfusu ve tarihsel mirası göz önünde bulundurulduğunda, akılcı bir dış politika çizgisi hem barışa hem de refaha katkı sağlayabilir.
Uluslararası ilişkilerde müttefiklikler ve karşıtlıklar sürekli evrilmektedir. ABD ve AB ile sürdürülen ilişkiler ile İsrail’e karşı takınılan sert tutum arasındaki uyumsuzluk, diplomatik çelişkileri derinleştirmektedir. Benzer şekilde BRICS alternatifi de ideolojik beklentileri karşılamamaktadır. Bu nedenle dış politikada laiklik, yani akılcı ve tarafsız bir yaklaşım, en sağlıklı yol olarak öne çıkmaktadır. Bu ilke benimsenirse, arabuluculuk fırsatları artar, ekonomik işbirlikleri gelişir ve bölgedeki halkların acıları daha hızlı hafifleyebilir.
Tarih boyunca görülen dostluk bağları, güncel krizlerde de yol gösterici olabilir. Türk-Yahudi ilişkilerinin köklü geçmişi, yeni bir sayfa açma potansiyeli taşımaktadır. Filistin sorununun kalıcı çözümü için duygusal değil mantıklı adımlar atılması, hem bu coğrafyanın hem de tüm bölge halklarının yararına olacaktır. Gazze’deki yıkım, rehine krizleri ve özerklik kaybı gibi trajediler, yanlış stratejilerin bedelini gözler önüne sermektedir.
Sonuç olarak, dış siyasette laiklik ilkesi benimsenmesi gereken bir zorunluluktur. Bu yaklaşım, aklın ön plana çıkarılmasını ve uzun vadeli çıkarların korunmasını sağlar. Abdülbaki Gölpınarlı’nın çevirisiyle Yunus Suresi 100. ayetinin ikinci cümlesi bu gerçeği net biçimde özetlemektedir. Allah, azabı ve rezilliği, aklını kullanmayanlara musallat eder. Bu coğrafyanın geleceği, akılcı diplomasi ile daha aydınlık olabilir ve bölgedeki tüm aktörler için yeni ufuklar açabilir. Gelişmeler yakından takip edildikçe, bu ilkenin önemi daha da belirgin hale gelmektedir.










