Ortadoğu’da derinleşen kaos ve iç siyasetteki gerilimler ülkemizi derinden sarsmaya devam etmektedir. İktidarların koltuklarını koruma kaygısıyla başvurdukları yöntemler uzun zamandır tartışma konusudur. Seçimle veya başka yollarla elde edilen güç, muhalifleri ortadan kaldırmak için kullanılabilmektedir. Bu süreçlerde bağımsız yargı mekanizması düşman ceza hukukuna dönüştürülmektedir.
Uydurma deliller, sahte tanıklar ve gizli itirafçılar devreye sokulmaktadır. Halk bu uygulamaların milli birliği zedeleyip zedelemediğini sorgulamaktadır. Adaletin eşit uygulanması beklentisi her geçen gün daha da artmaktadır.

Tarih boyunca benzer yöntemlerin tekrarlandığı görülmüştür. İktidarlar potansiyel tehdit olarak gördükleri rakipleri tasfiye etmek için özel mahkemeler kurmuştur. Delillerin gerçekliği incelenmeden kararlar verilmiştir. Toplumda büyük travmalara yol açan bu davalar yıllar sonra pusu davası olarak nitelendirilmiştir. Bazı isimler haksız yere cezalandırılmış ancak sonradan haklılıkları ortaya çıkmıştır. Bu tür süreçlerin günümüzde de devam etmesi endişe yaratmaktadır. Kamuoyu adaletin tarafsızlığını savunmaya devam etmektedir.
Güncel olaylar tarihsel örneklerle karşılaştırıldığında çarpıcı benzerlikler ortaya çıkmaktadır. Siyasi rakiplere karşı açılan davalarda çifte standartlar dikkat çekmektedir. Bir yandan muhalifler tutuklu kalırken diğer yandan ekonomik suçlamalarla yargılanan isimler tahliye edilmektedir. Bu durum halkın vicdanını yaralamaktadır. Hukuka olan güven sarsılmakta ve eşitlik ilkesi sorgulanmaktadır. Gelişmeler siyasi arenada geniş yankı uyandırmaktadır.
TARİH BOYUNCA KURULAN PUSU DAVALARI
Joseph Stalin 1930’lu yıllarda siyasi rakiplerini pusu davalarıyla yok etmiştir. Leon Troçki, Nikolay Buharin ve Girgory Zinovyev gibi isimler bu yöntemle yurt dışına sürgün edilmiş veya öldürülmüştür. Adolf Hitler Nazi Almanyası’nda Dietrich Bonhoeffer ve Hans Scholl gibi muhalifleri sahte yargılamalarla ortadan kaldırmıştır. Güney Afrika’da Nelson Mandela sabotaj suçlamasıyla ömür boyu hapse mahkum edilmiş ancak daha sonra ülkenin lideri seçilmiştir. Pakistan’da 1979 darbesinde Zülfikar Ali Butto önceden belirlenmiş mahkeme kararıyla idam edilmiştir. ABD’de 1950-1953 Rosenberg davasında Julius ve Ethel Rosenberg çifti Rusya’ya casusluk yaptıkları iddiasıyla elektrikli sandalyede idam edilmiştir. Bu dava sonradan pusu davası olarak kabul edilmiştir.
Bu örneklerde ortak özellik delillerin sorgulanmadan kabul edilmesidir. Sahte şahitler ve uydurma kanıtlar sıkça kullanılmıştır. Mahkemeler önceden belirlenmiş sonuçlar vermektedir. Toplumda derin yaralar bırakan kararlar alınmıştır. Bazı isimler yıllar sonra haklarını aramış ve kazanımlar elde etmiştir. Tarih bu tür davaların tekrarlanmaması için önemli dersler vermektedir. İktidarların sultanlık hevesi bağımsız yargıyı düşman ceza hukukuna çevirmektedir.
Pusu davalarının mantığı her dönemde aynı şekilde işlemiştir. Savcılar, hakimler ve gizli tanıklar devreye sokulmuştur. Hukuka uyulmadan muhalifler tasfiye edilmiştir. Bu yöntemler iktidar paylaşım kavgalarında da sıkça görülmüştür. Halk bu tarihsel gerçekleri güncel olaylarla karşılaştırmaktadır. Adaletin siyasete alet edilmemesi gerektiği vurgulanmaktadır. Benzer yöntemlerin günümüzde de devam ettiği görüşü yaygındır.
TÜRKİYE’DEKİ PUSU DAVASI ÖRNEKLERİ
27 Mayıs 1960 darbesi sonrası Yassıada Mahkemesi kurulmuştur. Mahkeme başkanı Başbakan Adnan Menderes ile bakanlar Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ı idama mahkum etmiştir. Yargıç “beni bu mahkemeye yargıç yapan irade sizin ceza almanızı istiyor” diyerek kararını açıklamıştır. Bu isimler idam edilmiştir. 2010 yılında Silivri’de Ergenekon ve Balyoz davaları başlamıştır. Genelkurmay Başkanı dahil üst düzey komutanlar ve 360 sanık yargılanmıştır. Sahte CD’ler, gizli tanıklar ve medya propagandasıyla “savaş uçaklarını camilere düşürecekler” gibi suçlamalar yapılmıştır. Delillerin gerçekliği incelenmeden mahkumiyetler verilmiştir.
Bu davalar Tayyip Erdoğan ile Fethullah Gülen’in iktidar paylaşma kavgası sırasında rakipleri tasfiye aracı olarak kullanılmıştır. Sanıklar ömür boyu hapse mahkum edilmiş veya hapiste ölmüştür. Delillerin hakikati, CD’lerin doğruluğu ve tanıkların güvenilirliği sorgulanmamıştır. Bu süreçler Türkiye’de pusu davası örnekleri olarak kayıtlara geçmiştir. Adaletin siyasete alet edildiği iddiaları uzun yıllar gündemde kalmıştır. Toplum bu davalardan önemli dersler çıkarmıştır. Benzer yöntemlerin tekrarlanması endişe yaratmaktadır.
Ergenekon ve Balyoz davaları hukuka uygunluk açısından büyük eleştirilere maruz kalmıştır. Sanıkların bir kısmı tahliye edilmiş ancak süreç uzun yıllar sürmüştür. Bu örnekler siyasi davaların nasıl işlediğini net bir şekilde göstermektedir. Halk adaletin eşit uygulanmasını talep etmektedir. Tarihsel süreçler güncel olaylarla karşılaştırıldığında çarpıcı paralellikler ortaya çıkmaktadır. Pusu davalarının mantığı her dönemde aynı kalmıştır.
GÜNCEL ÇİFTE STANDART VE MEHMET CEMİL ACAR OLAYI
Silivri’de yeni bir pusu davası görülürken aynı gün Ankara’da başka bir dava karara bağlanmıştır. Eski Devlet Hava Meydanları İşletmesi Daire Başkanı Mehmet Cemil Acar’ın evinde çelik kasada 26 kilo altın, 1 milyon 320 bin dolar ve 121 bin Euro ele geçirilmiştir. Orta halli bir aileden gelen Acar sayısız mal mülk sahibi olduğu anlaşılmıştır. Mahkeme tahliye kararı vermiş ve tutuksuz yargılanmasına hükmetmiştir. Bu karar toplumda büyük tepki çekmiştir. Siyasi rakiplere karşı tutuklamalar yapılırken servet zengini isimlerin tahliye edilmesi çifte standart olarak değerlendirilmektedir.
Mehmet Cemil Acar davasındaki servet miktarı dikkatleri üzerine çekmiştir. Halk vicdanı bu farkı sorgulamaktadır. Hukuka olan güven sarsılmakta ve eşitlik ilkesi tartışılmaktadır. Silivri davası ile Ankara davasının aynı günlerde görülmesi tesadüf olarak görülmemektedir. Birinde tutukluluk devam ederken diğerinde tahliye verilmesi kamuoyunda geniş tartışmalara yol açmıştır. Bu durum iktidarların koltuğu bırakmamak için başvurduğu yöntemleri bir kez daha gündeme getirmiştir.
Çifte standartlar halkı üzmekte ve adalete olan inancı zedelemektedir. İktidarların pusu davalarıyla muhalifleri tasfiye etmesi tarih boyunca aynı mantıkla devam etmiştir. Güncel olaylar bu gerçeği bir kez daha gözler önüne sermektedir. Halk eşit adalet talebini yüksek sesle dile getirmektedir. Hukukun üstünlüğü ve bağımsız yargı her zamankinden daha önemlidir. Bu tür gelişmeler ülke gündemini meşgul etmeye devam edecektir. Adaletin tarafsız uygulanması milli birlik için temel şarttır. Gelişmeler yakından takip edilmekte ve kamuoyu bilgilendirilmektedir.







