Ülkenin ekonomi gündemi, her seçim döneminin arifesinde olduğu gibi, yeniden çalışan ve emekli kesimler üzerine yoğunlaşmaya başladı. Milyonlarca vatandaşın aylık gelirini doğrudan etkileyen asgari ücret ve emekli maaşı tartışmaları, siyasi hesapların da merkezine oturdu. Ekonomi kulisleri, bu iki hassas konuda beklenmedik gelişmelerin yakın olduğuna dair sinyaller vermeye başladı. Son dönemde adı sıkça duyulan gazeteciler ve ekonomi analistleri, yaklaşan değişikliklerin boyutlarına ilişkin dikkat çekici bilgiler paylaşıyor. Hükümetin ekonomi yönetimi, bir yandan enflasyonla mücadele politikalarını sürdürürken, öte yandan seçim takviminin yarattığı baskıyla daha popülist adımlar atmak durumunda kaldığı yorumlarına muhatap oluyor. Bu gerilimli denklemi yönetmek ise hiç de kolay değil.
2023 yılının Mayıs ayında göreve başlayan Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, devraldığı ekonominin ağır koşulları nedeniyle hemen kemer sıkma politikalarına yönelmek zorunda kaldı. Yüksek enflasyona karşı uygulanan sıkı para ve maliye politikaları, çalışan ve emeklilerin satın alma gücü üzerinde ciddi bir baskı oluşturdu. Bu süreçte en çok dikkat çeken adımlardan biri, yıllardır emekli ve asgari ücretlilere uygulanan “refah payı” düzenlemesinin fiilen askıya alınmasıydı. Söz konusu uygulama, emeklilerin maaşlarına enflasyon artışının ötesinde ek bir iyileştirme yapılmasını öngörüyordu. Ancak bu hak donduruldu ve emekliler, yalnızca enflasyon oranında maaş artışıyla yetinmek zorunda kaldı. Asgari ücretteki zam oranı ise kimi dönemlerde yıllık enflasyonun bile gerisinde kaldı; çalışanların geçim kaygısını bir o kadar derinleştirdi.
Siyasi tablonun değişmesiyle birlikte ekonomi politikalarında da köklü bir dönüşüm rüzgarı esmeye başladı. 2027 yılında erken seçim yapılmasına yönelik olduğu ileri sürülen planlar, iktidar partisi içindeki dengeleri ve ekonomi yönetiminin önceliklerini yeniden şekillendiriyor. Seçim öncesinde halkın refah düzeyini artırmaya yönelik adımlar atılması, tarihsel olarak her hükümetin başvurduğu bir yöntem olarak öne çıkıyor. Bu kez de farklı bir tablo söz konusu değil; tersine, hem siyasi hem de ekonomik açıdan son derece kritik bir süreç yaşanıyor. Ekonomistler ve siyasi gözlemciler, yaklaşan dönemde çalışan ve emeklilerin lehine önemli adımların atmaya hazırlanıldığını değerlendiriyor. Peki bu adımların içeriği ve zamanlaması ne olacak?
Erdoğan ile Şimşek Arasındaki Kritik Görüşme
Gazeteci Hilal Köylü’nün aktardığı bilgilere göre, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kısa süre önce Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ile seçim öncesi ekonomi politikalarına ilişkin özel bir görüşme gerçekleştirdi. Bu görüşmede Erdoğan’ın, seçime hazırlık sürecinin hızlandırılması yönünde talimat verdiği ileri sürüldü. Söz konusu talimatın, yalnızca seçim kampanyasına değil, doğrudan vatandaşların cebini etkileyecek ekonomik düzenlemelere yönelik olduğu belirtildi. Görüşmenin ekonomi kulislerinde geniş yankı uyandırması ise tesadüf değil; zira masaya yatırılan rakamlar, milyonlarca kişiyi yakından ilgilendiriyor. Erdoğan, daha önce de özellikle seçim dönemlerinde çalışan ve emeklilere yönelik doğrudan müdahalelerde bulunmuştu. Bu kez de benzer bir tablonun hazırlandığına dair iddialar, giderek güçleniyor.
Köylü, söz konusu görüşmenin ayrıntılarını aktarırken, seyyanen zam planının başlangıçta Haziran ayı için düşünüldüğünü ancak bölgesel dinamiklerin bu takvimi ertelediğini de vurguladı. İran ile yaşanan gerginlik ve akabinde patlak veren savaş ortamının, ekonomide yarattığı belirsizlik nedeniyle hükümetin adım atmakta tereddüt ettiği belirtildi. Döviz kurları ve enflasyon beklentileri üzerinde baskı yaratan bu dış etkenler, yurt içi ekonomi politikalarının şekillendirilmesini doğrudan etkiledi. Hem mali dengelerin korunması hem de siyasi beklentilerin karşılanması gereken bu ince çizgide yürüyüş, hükümet için zorlu bir denge oyununa dönüştü. Yıl ortasında hayata geçirilmesi öngörülen planların yıl sonuna ertelenmesi, işte bu çalkantılı sürecin bir yansıması oldu. Ekonomi yönetiminin stratejik hesapları, dış şokların baskısıyla yeniden şekillendirilmek zorunda kalındı.
2027 erken seçim senaryosunun, AKP içinde giderek daha fazla tartışıldığı biliniyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın anayasal nedenlerle bir kez daha aday olabilmesi için mevcut seçim takviminde değişikliğe gidilmesi gerektiği vurgulanıyor. Bu bağlamda erken seçim kararı, yalnızca siyasi bir tercih olmaktan öte, iktidarın sürekliliği açısından da kritik bir araç hâline gelmiş durumda. AKP kulislerinde yoğunlaşan hesaplar ve seçim hazırlıkları, ekonomi politikalarının da bu doğrultuda yeniden biçimlendirilmesini zorunlu kılıyor. Seçim öncesinde vatandaşların refah düzeyini artırmaya yönelik adımlar, hem iktidar partisinin oy tabanını güçlendirmek hem de muhalefetin eleştirilerini boşa çıkarmak için kritik bir işlev üstleniyor. Tüm bu siyasi hesapların odağında ise milyonlarca emekli ve asgari ücretlinin beklentileri yer alıyor.
Asgari Ücret ve Emekliye Ne Kadar Zam Geliyor?
Ortaya çıkan bilgilere göre, ekonomi yönetiminin yıl sonu için hazırladığı paketin 2 temel bileşeni bulunuyor. Birincisi, asgari ücrete yıl sonu enflasyon farkına ek olarak yüzde 20 oranında seyyanen zam yapılması planı. İkincisi ise emeklilerin maaşlarına yıllardır uygulanmayan, ancak yasal zeminde varlığını koruyan “refah payı”nın yeniden devreye sokulması. Bu 2 düzenlemenin aynı anda hayata geçirilmesi, hem çalışan hem de emekli kesimler için son yılların en kapsamlı iyileştirmesi anlamına gelecek. Rakamlar üzerinde yapılan hesaplamalar, asgari ücretlinin yıl sonu net gelirine ciddi miktarda ek bir artış yapılacağına işaret ediyor. Emekliler açısından ise yıllarca göz ardı edilen refah payının geri dönmesi, sembolik ve maddi açıdan son derece önemli bir gelişme olarak değerlendiriliyor.
Seyyanen zam kavramı, tüm asgari ücretlilere gelir düzeyinden bağımsız olarak eşit miktarda ekleme yapılmasını ifade ediyor. Bu uygulama, düşük gelirli çalışanlar açısından oransal olarak daha yüksek bir iyileşme anlamına geldiğinden, sosyal adalet perspektifinden de ayrıca önem taşıyor. Yüzde 20’lik seyyanen zam önerisinin yanı sıra, aynı dönemde uygulanacak enflasyon farkının da eklenmesiyle birlikte asgari ücretteki toplam artış, kayda değer bir seviyeye ulaşacak. 2025 yılı başında 22.104 TL olarak belirlenen net asgari ücretin üzerine bu iyileştirmelerin eklenmesiyle, 2026 yıl sonu düzenlemesinin çok daha yüksek bir rakamda hayat bulması bekleniyor. Uzmanlara göre bu adım, çalışanların satın alma gücündeki erozyonu kısmen telafi etmeye yönelik, ancak yapısal sorunları çözmekten uzak bir hamle niteliği taşıyacak. Zira enflasyonun birikimli etkisi, bu artışların gerçek değerini önemli ölçüde törpülüyor.
Emekliler cephesinde ise tablo biraz daha karmaşık bir görünüm sergiliyor. Refah payı uygulaması, özünde emeklilerin maaşlarının enflasyon artışının ötesinde, yaşam standartlarındaki iyileşmeyi yansıtacak biçimde güncellenmesini öngören bir mekanizma. Ancak bu uygulama, Şimşek’in göreve gelmesiyle birlikte fiilen devre dışı bırakıldı ve emekliler yalnızca enflasyon farkıyla avunmak zorunda kaldı. Yıllardır süregelen bu sorunun boyutları, özellikle enflasyonun zirveye vurduğu dönemlerde çok daha ağır hissedildi. 2023 ve 2024 yıllarında birçok emeklinin maaşının gerçek satın alma gücünün önemli ölçüde gerilediği hesaplandı. Şimdi ise yeniden devreye girmesi beklenen refah payının bu kaybı telafi etmesi beklentisi, emekliler arasında yeni bir umut yeşertiyor.
Ekonomistler, refah payının geri dönüşünün salt rakamsal boyutunun ötesinde bir anlam taşıdığına dikkat çekiyor. Bu düzenleme, emeklilerin maaşlarının ekonomik büyümeden pay almasını garanti altına alan yapısal bir mekanizma olarak tanımlanıyor. Söz konusu uygulamanın yıl sonu itibarıyla hayata geçirilmesi hâlinde, emeklilere yapılacak zam oranının yalnızca enflasyon farkını değil, buna ek olarak belirli bir iyileştirme payını da kapsayacağı öngörülüyor. Bu gelişme, emeklilik sisteminin uzun vadeli sürdürülebilirliği açısından da olumlu bir sinyal olarak yorumlanıyor. Ne var ki tek seferlik düzenlemelerin, yapısal reformların yerini tutamayacağını hatırlatan uzmanların bu uyarısını göz ardı etmemek gerekiyor.
Seçim Ekonomisinin Arka Planı ve Riskleri
“Seçim ekonomisi” kavramı, akademik literatürde iktisadi politikaların seçim dönemlerinde bilinçli biçimde genişletilmesini ifade etmek için kullanılıyor. Bu olgu yalnızca ülkemize özgü değil; dünya genelinde pek çok demokraside gözlemlenen sistematik bir eğilim. Ancak seçim ekonomisinin yarattığı genişleme, seçim sonrası dönemde bütçe açıklarına, enflasyonist baskılara ve döviz krizlerine zemin hazırlayabiliyor. Nitekim geçmiş seçim dönemlerine bakıldığında, kamu harcamalarındaki sert artışların ardından ekonomide ciddi kırılganlıklar yaşandığı görülüyor. Ekonomistler, bu kez de benzer bir döngünün tetiklenme riskini ciddiye alıyor ve uyarılarını kamuoyuyla paylaşıyor. Özellikle dış borç yükünün yüksek seyrettiği ve küresel faiz oranlarının baskı yarattığı mevcut konjonktürde, mali disiplinden taviz verilmesinin maliyeti çok daha ağır olabilir.
Öte yandan ekonomi yönetimi, bu risklerin farkında olduğunu çeşitli vesilelerle dile getiriyor. Bakan Şimşek, geçmişteki açıklamalarında mali disipline olan bağlılığını vurgulayarak popülist politikalardan uzak duracaklarını beyan etmişti. Ancak siyasi baskının giderek yoğunlaştığı ve seçim takviminin daraldığı bir süreçte bu çizginin ne ölçüde korunabileceği, kamuoyunun merak ettiği temel soru hâline geldi. Hükümetin ekonomi yönetimi, bir yandan enflasyonla mücadeleyi sürdürmek, öte yandan milyonlarca seçmeni memnun etmek zorunda kalmak gibi birbirine zıt 2 hedefi dengelemeye çalışıyor. Bu ikilem, Şimşek’in önündeki en büyük sınav olmaya devam ediyor. Piyasaların güvenini korurken seçmenin desteğini kazanmak, son derece hassas bir denge gerektiriyor.
2022 yılından bu yana yüksek seyreden enflasyon, emeklilerin reel gelirlerini dramatik biçimde aşındırdı. Tüketici fiyat endeksindeki yükseliş, pek çok dönemde emekli maaşlarına yapılan artışın çok üzerinde gerçekleşti. Bunun somut yansıması olarak, ortalama emekli maaşıyla karşılanabilen mal ve hizmet sepetinin yıllar içinde belirgin şekilde daraldığı görüldü. Gıda, elektrik, doğalgaz, ulaşım ve kira gibi temel harcama kalemlerindeki fiyat artışlarının emekli gelirleri üzerindeki baskısı, giderek ağırlaştı. Refah payının yeniden uygulamaya konulması, bu tabloyu düzeltmeye yönelik önemli ancak tek başına yeterli olmayan bir adım olarak değerlendiriliyor. Yapısal reformlar olmadan geçici iyileştirmelerin uzun vadeli bir çözüm sunamayacağı gerçeği, hiçbir zaman göz ardı edilmemeli.
İkinci kritik nokta ise asgari ücretin yoksulluk sınırıyla ilişkisine dair. Sendika ve sivil toplum kuruluşlarının yaptığı hesaplamalara göre, mevcut asgari ücret düzeyi, 4 kişilik bir aile için belirlenen yoksulluk sınırının oldukça altında kalıyor. Yüzde 20’lik seyyanen zamla birlikte enflasyon farkının da uygulanması, asgari ücretliyi yoksulluk sınırına ne ölçüde yaklaştıracak, yoksa aralarındaki makas yine kapanmadan mı kalacak? Bu soru, çalışanların refahı açısından kritik bir gösterge niteliği taşıyor. Asgari ücretle geçimini sağlamaya çalışan milyonlarca kişinin satın alma gücünü artıracak düzenlemelerin kapsamlı ve kalıcı olması gerektiği, ekonomistler tarafından ısrarla vurgulanıyor. Geçici teşvikler ve seçim öncesi zamlar, yapısal gelir adaletsizliğinin panzehiri olamıyor.
Üçüncü önemli husus ise seyyanen zamın düz oransal zamdan farkı ve bu yöntemin gelir dağılımına etkisi. Seyyanen zamda asgari ücretli ile onun biraz üzerinde ücret alan çalışan aynı mutlak miktarda artış alırken, oransal zamda üst gelir dilimleri daha fazla kazanç sağlıyor. Bu açıdan seyyanen zam, gelir eşitsizliğini azaltmaya yönelik daha adil bir yöntem olarak öne çıkıyor. Ancak bu düzenlemenin işverenlere olan maliyetinin de hesaba katılması gerekiyor; zira artan işgücü maliyetleri, özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler üzerinde ciddi bir yük oluşturabiliyor. Bazı ekonomistler, seyyanen zamın işsizlik oranları üzerinde de olumsuz bir baskı yaratma riskini taşıdığını hatırlatıyor. Dolayısıyla bu düzenlemenin olumlu etkilerinin kalıcı olabilmesi için, aynı anda işletmeleri destekleyici tedbirlerin de hayata geçirilmesi büyük önem taşıyor.
Peki tüm bu planların hayata geçip geçmeyeceği henüz kesin olmamakla birlikte, kulislerdeki bilgilerin giderek somutlaştığı gözlemleniyor. Ekonomi yönetiminin bu süreçteki duruşu ve Şimşek’in ne ölçüde siyasi baskılara boyun eğeceği, merakla izleniyor. Piyasa oyuncuları, olası düzenlemelerin büyüklüğünü ve zamanlamasını yakından takip ediyor; zira bu kararlar, faiz beklentilerini, döviz kurlarını ve borsayı doğrudan etkileyebilir. Uluslararası yatırımcıların mali disiplin konusundaki hassasiyeti göz önüne alındığında, yıl sonu paketinin içeriği kritik bir test işlevi görecek. Hükümetin hem yurt içi hem de uluslararası kamuoyunu ikna edecek dengeli bir mesaj vermesi zorunluluğu, bu sürecin en belirleyici unsuru olmaya devam ediyor. Her 2 tarafı da tatmin edecek bir formül bulmak ise son derece güç bir görev.
Sonuç itibarıyla, hem asgari ücret hem de emekli maaşlarında yıl sonunda önemli düzenlemelerin yapılacağına ilişkin kulisi bilgiler giderek yoğunlaşıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bizzat devreye girerek Şimşek’e talimat verdiğinin öne sürülmesi, bu planların salt teknik bir karar olmadığını, doğrudan siyasi iradenin yönlendirmesiyle şekillendiğini ortaya koyuyor. Milyonlarca emekli ve asgari ücretli için bu haberlerin somut bir karşılık bulması, gündelik yaşam koşullarında belirleyici bir fark yaratabilir. Öte yandan açıklanan planların bir seçim yatırımı mı yoksa kalıcı bir yapısal reform mu olduğu sorusu, yanıt bekliyor. Bu ayrımı görebilmek için yalnızca rakamları değil, zamanlama ve kapsamı da dikkatle değerlendirmek gerekiyor. Yıl sonunun yaklaşmasıyla birlikte, beklenti ile gerçeklik arasındaki mesafenin ne ölçüde kapanacağını hep birlikte göreceğiz.


























