Yemen’e asker gönderilip gönderilmeyeceği tartışması, imzası atılmasına rağmen içeriği hâlâ kamuoyuyla paylaşılmayan Mekke Ortak Savunma Antlaşması ile yeniden gündemin ilk sırasına oturdu. Suudi Arabistan’ın çağrısıyla masaya oturması beklenen komutanlar, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) onay yetkisini, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) hukuki konumunu ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile İran arasındaki kırılgan dengeyi yeniden tartışmaya açtı. Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) üyesi bir ülkenin böyle bir adımı hangi koşullarda atabileceği ise işin hukuki boyutunu oluşturuyor. Bu yazıda antlaşmanın perde arkasını, anayasanın çizdiği kırmızı çizgiyi, İran gölgesinde büyüyen jeopolitik riski ve bir asrı aşan tarihsel hafızanın bugüne yansımasını farklı pencerelerden inceleyeceğiz. Şimdi tartışmanın ilk halkasına, yani gölgede kalan o antlaşmanın perde arkasına yakından bakalım.
Gizli kalan antlaşmanın perde arkası
Suudi Arabistan, Yemen’deki Husi saldırılarının şiddetlenmesiyle birlikte Türkiye ve Pakistan genelkurmay başkanlarını Mekke Ortak Savunma Antlaşması çerçevesinde acil bir toplantıya çağırdı. Riyad yönetiminin bazı askeri ihtiyaçlarının Ankara tarafından karşılanabileceği yönündeki açıklamalar, kamuoyunda Türk askerinin bölgeye sevki ihtimalini gündeme getirdi. Oysa geçtiğimiz yılın kasım ayında yenilenen Savunma İş Birliği Antlaşması’na rağmen Washington yönetimi, Suudilerin benzer bir yardım isteğini daha önce geri çevirmişti. Bu tabloda dikkat çeken en önemli ayrıntı, üç ülke arasında imzalanan antlaşmanın devlet ve hükûmet başkanları düzeyinde onaylanmış olmasına karşın metnin içeriğinin hâlâ açıklanmamasıdır. İçeriği bilinmeyen bir belgenin toplumu bu denli meşgul etmesi, kamuoyunun bilgiye erişim hakkı açısından başlı başına bir sorun oluşturuyor. Belgenin gizliliği, ortaya atılan her iddianın tahmin ve yorum düzeyinde kalmasına, tartışmanın da spekülatif bir zemine kaymasına neden oluyor.
Konuyu yakından izleyen isimlerden biri olan Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda Kurmay Başkanlığı ve Harekat Başkanlığı görevlerinde bulunmuş, tümamiral rütbesiyle emekliye ayrılmış Yankı Bağcıoğlu, sürecin ciddiyetine dikkat çekiyor. Bağcıoğlu, üç ülke arasında imzalanan bu antlaşmanın doğuracağı sonuçların hafife alınmayacak kadar önemli olduğunu vurguluyor. Ona göre Suudi topraklarına yönelen saldırılar, bölgede çok daha büyük bir çatışmayı tetikleyebilecek ve enerji ile deniz ticareti üzerinden Yemen’e asker gönderme meselesini küresel bir denkleme dönüştürebilecek noktaya ulaşmış durumda. Bu nedenle tatilde olsa dahi meclisin olağanüstü toplanması, antlaşmanın hükümlerinin, taşıdığı risklerin ve Ankara’dan beklenebilecek katkıların açık biçimde ortaya konması gerektiğini savunuyor. Uzmanın bu değerlendirmesi, tartışmanın yalnızca duygusal bir refleksle değil, kurumsal ve şeffaf bir zeminde yürütülmesi gerektiğine işaret ediyor.
Antlaşmanın içeriğinin gizli tutulması, yalnızca hukukçuları değil, güvenlik bürokrasisinin deneyimli isimlerini de temkinli davranmaya itiyor. Diplomasi geleneğinde, kolektif savunma taahhütlerinin belirsiz bırakılması, tarafların birbirinden ne beklediğini de muğlak hâle getirir ve bu muğlaklık kriz anında yönetilemez sonuçlar üretebilir. Mehmetçik’in bölgeye gönderilmesi ihtimali kadar, hangi askeri desteğin hangi koşulda devreye gireceğinin de netleştirilmemiş olması, ciddi bir öngörülemezlik yaratıyor. Deneyimli komutanların ortak vurgusu, bir devletin savunma politikasının kapalı kapılar ardında değil, meclis denetimi altında biçimlenmesi gerektiği yönünde. Bu yaklaşım, sağlıklı bir güvenlik stratejisinin ancak toplumsal mutabakat ve kurumsal şeffaflıkla ayakta durabileceğinin altını çiziyor.
Anayasanın çizdiği kırmızı çizgi
Zafer Partisi Milli Güvenlik Politikaları Başkanı emekli Albay Fikret Bayır, gelişmeleri yakından takip eden isimlerden biri olarak meselenin hukuki boyutuna dikkat çekiyor. Bayır’a göre Mekke Antlaşması, Türkiye açısından henüz resmiyet kazanmış bir metin değil ve bu durum tek başına birçok senaryonun önünde ciddi bir engel oluşturuyor. Emekli komutan, meclis çatısı altında onaylansa bile silahlı kuvvetlerin yabancı bir ülkede kullanılmasının, anayasanın 92’nci maddesi gereğince ayrı bir tezkerenin çıkarılmasına bağlı olduğunu hatırlatıyor. Dolayısıyla hukuki işlemler tamamlanmadan herhangi bir hükûmet yetkilisinin inisiyatif alarak orduyu bölgeye sevk etmesinin hem hukuken hem de fiilen mümkün olmadığını belirtiyor. Bu değerlendirme, kamuoyunda dolaşan aceleci senaryoların anayasal gerçeklikle örtüşmediğini gösteriyor. Uzmanın çizdiği çerçevede, sürecin ilk şartı bir siyasi irade beyanı değil, tamamlanmış bir hukuki zemindir.
Anayasal denetim mekanizması, aslında bir devletin savaş ve barış kararlarını tek bir merciin keyfine bırakmamak için tasarlanmış hayati bir güvencedir. Türkiye’de silahlı kuvvetlerin sınır ötesinde görevlendirilmesi, tam da bu nedenle halkın temsilcilerinin oyuna sunulmuş, kolektif sorumluluk gerektiren bir karardır. Türk askerinin gönderilmesi gibi geri dönüşü ağır bir adımın, yürütmenin dar bir kadrosunun tercihine indirgenmesi, hem anayasal düzenle hem de demokratik teamüllerle bağdaşmaz. Bu çerçevede tezkere şartı, bir formaliteden çok, toplumun geleceğini ilgilendiren bir kararın ortak akılla verilmesini sağlayan bir denetim aracıdır. Deneyimli hukukçuların ve komutanların ortaklaştığı nokta da tam olarak burasıdır.
Anayasanın öngördüğü sürecin işletilmemesi, yalnızca iç hukuk açısından değil, uluslararası itibar açısından da riskler barındırıyor. Emekli tümamiral Bağcıoğlu, bu noktada dikkat çekici bir uyarıda bulunarak, antlaşmanın NATO’nun 5’inci maddesi gibi anlatılıp otomatik bir çatışma taahhüdü izlenimi yaratılmasının tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini söylüyor. Böyle bir algı oluşturulursa, ilerleyen dönemde atılacak temkinli ve tutarlı adımların bile taahhütlerin yerine getirilmediği biçiminde yorumlanabileceğini, bunun da ülkenin güvenilirliğini zedeleyeceğini vurguluyor. Mehmetçik’in görevlendirilmesi konusundaki her adımın, bu yüzden meclisin bilgilendirilmesi ve onayı ile yürütülmesi gerektiğini savunuyor. Uzmanın bu tespiti, iç hukukun doğru işletilmesinin aynı zamanda dış politikada da güçlü ve öngörülebilir bir duruşun teminatı olduğunu ortaya koyuyor.
Tartışmayı yalnızca asker gönderilip gönderilmeyeceği ikilemine sıkıştırmanın da eksik bir yaklaşım olduğu belirtiliyor. Hava savunması, erken uyarı sistemleri, istihbarat paylaşımı, teknik destek ve savunma sanayii ürünlerinin temini de aslında askeri desteğin farklı biçimleri arasında sayılıyor. Bu ayrım, kamuoyunun meseleyi daha bütüncül değerlendirebilmesi için kritik önemde, çünkü doğrudan muharip güç göndermek ile lojistik ve teknolojik katkı sağlamak arasında hem hukuki hem de siyasi açıdan dağlar kadar fark bulunuyor. Uzmanların bu inceltmesi, kamuoyundaki keskin ve indirgemeci yargıların çoğu zaman gerçeği yansıtmadığını hatırlatıyor. Sağlıklı bir tartışmanın, kavramları birbirine karıştırmadan, her destek biçiminin sonucunu ayrı ayrı hesaplayarak yürütülmesi gerekiyor.
İran gölgesinde büyüyen jeopolitik risk
Meselenin belki de en hassas boyutu, sahadaki aktörlerin arkasındaki güçlü bağlantılarda gizli. Uzmanların altını çizdiği gibi, olası bir çatışmada karşıda yalnızca Yemen’deki bir silahlı grup değil, İran’la çok yakın askeri ve siyasi ilişkiye sahip bir yapı bulunuyor. Husiler, Tahran’ın desteğiyle Yemen’de önemli bir bölgeyi kontrol altında tutuyor ve son operasyonlarıyla Kızıldeniz ile Babülmendep Boğazı üzerinde etki kurabildiklerini gösteriyorlar. Yemen’e asker gönderilmesi hâlinde Türkiye’nin dolaylı olarak Tahran ile karşı karşıya gelme ihtimali, tartışmanın çok daha derin bir jeopolitik boyuta taşındığını ortaya koyuyor. Bu tablo, meseleyi basit bir ikili ilişki olmaktan çıkarıp bölgesel güç dengelerinin tam ortasına yerleştiriyor.
İki ülke arasında yazılı bir ittifak antlaşması bulunmasa dahi, İran’la doğrudan bir cepheleşmenin dolaylı biçimde İsrail ile aynı safta konumlanmak anlamına gelebileceği uyarısı özellikle dikkat çekiyor. Yemen’e asker sevki senaryosunun bu boyutu, Ankara’nın onlarca yıldır özenle koruduğu bölgesel denge politikasını tehdit edecek bir kırılma yaratabilir. Türkiye’nin İran’la ilişkilerinde ortaya çıkacak böyle bir gerilim, enerji güvenliğinden sınır güvenliğine kadar pek çok başlıkta zincirleme sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle uzmanlar, sahadaki hamlelerin yalnızca askeri değil, uzun vadeli diplomatik maliyetleriyle birlikte hesaplanması gerektiğini vurguluyor. Çünkü bir kez bozulan bölgesel denge, yeniden kurulurken çok daha ağır bir fatura çıkarabilir.
Bu tartışmanın çoğu zaman gözden kaçan bir yönü ise doğrudan ekonomik ve ticari yansımalarıdır. Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş hattı, küresel deniz ticaretinin ve enerji sevkiyatının en kritik damarlarından birini oluşturuyor ve bu koridordaki en küçük bir istikrarsızlık, navlun maliyetlerinden petrol fiyatlarına kadar geniş bir yelpazede etkisini gösteriyor. Türk askerinin bölgeye sevki ihtimalinin gündeme gelmesiyle birlikte, olası bir çatışmanın ihracatçıdan tüketiciye kadar herkesi etkileyecek bir tedarik zinciri kriziyle sonuçlanabileceği uyarıları güç kazanıyor. Deniz yollarının kapanması veya riskli hâle gelmesi, alternatif ve daha uzun rotaların devreye girmesine, bunun da fiyatlara yansımasına yol açıyor. Dolayısıyla mesele, salt bir güvenlik sorunu olmanın ötesinde, ülke ekonomisini ve vatandaşın cebini yakından ilgilendiren stratejik bir boyut taşıyor. Bu gerçek, kararın yalnızca güvenlik kurumlarını değil, ekonomi yönetimini de ilgilendirdiğini gösteriyor.
Emekli Albay Fikret Bayır, tüm bu risklere karşın yalnızca savunma sanayisinde iş birliği yapılması gerekçesiyle kolektif bir savunma antlaşması imzalanmasını akılcı bulmadığını açıkça ifade ediyor. Ona göre bir NATO üyesi olarak Türkiye’nin, Suudilerden elde edeceği ilave bir güvenlik katkısı bulunmuyor ve bu denklemde denge açıkça bir tarafın aleyhine işliyor. Yemen’e asker gönderilerek Suudi güvenliğinin sağlanmaya çalışılmasının, silahlı kuvvetleri bir anlamda taşerona dönüştürme riski taşıdığı uyarısında bulunuyor. Bayır, partisinin görüşünün ordunun yalnızca millî savunma amacıyla görevlendirilmesi gerektiği yönünde olduğunu belirtiyor. Bu değerlendirme, bir ordunun asli görevinin kendi ulusunu ve topraklarını korumak olduğu yönündeki klasik doktrinle de birebir örtüşüyor.
Bir asrı aşan hafıza ve Mehmetçiğin bedeli
İYİ Parti Genel İdare Kurulu üyesi ve Genel Başkan Başdanışmanı emekli Tümgeneral Rafet Kılıç, meselenin yalnızca güncel bir kriz olmadığını, aynı zamanda köklü bir mezhepsel ve bölgesel mücadelenin parçası olduğunu hatırlatıyor. Kılıç’a göre Husiler ile Suudi Arabistan arasındaki gerilim, hem Arap dünyasının kendi içindeki çatışmanın hem de Husiler ile İsrail arasındaki mücadelenin bir uzantısı niteliğinde. Mehmetçik’in görevlendirilmesi fikrinin, antlaşmanın içeriği açıklanmadan ve meclisin anayasal denetim süreci işletilmeden gündeme getirilmesini kabul edilemez buluyor. Emekli komutan, Suudi Arabistan ve ABD istiyor diye Türk askerinin bir savaşa sürülemeyeceğini, ordunun başka ülkelerin güvenlik hesaplarının parçası hâline getirilemeyeceğini vurguluyor. Bu sözler, güvenlik politikasında ulusal çıkarın her türlü dış talebin önünde tutulması gerektiği yönünde güçlü bir duruşu yansıtıyor.
Bu tartışmanın Türk toplumundaki karşılığını anlamak için, tarihin sayfalarına da göz atmak gerekiyor. Osmanlı döneminde Yemen coğrafyası, on binlerce askerin yaşamını yitirdiği, halk hafızasında türkülere ve ağıtlara kazınmış derin bir yara olarak yer ediyor. Yemen’e asker gönderme ihtimalinin toplumda bu denli güçlü bir tepki uyandırmasının temel nedeni de tam olarak bu tarihsel travmadır. Yaklaşık 110 yıl önce o çöllerde yaşanan acılar, bugün hâlâ kolektif bilinçte canlılığını koruyor ve her yeni tartışmayı geçmişin gölgesinde yeniden şekillendiriyor. Bu hafıza, kararı verecek olanların yalnızca askeri ve siyasi değil, toplumsal duyarlılıkları da hesaba katması gerektiğini gösteriyor.
Rafet Kılıç, bugün Husilerin kendilerini bağımsızlık mücadelesi veren bir taraf olarak konumlandırdığını, savunmasını büyük ölçüde ABD’ye teslim etmiş bir Suudi Arabistan karşısında farklı bir söylem geliştirdiklerini belirtiyor. Ona göre onaylanmamış bir antlaşma gerekçe gösterilerek Yemen’e asker gönderilmesi, Türk milletinin talebini yansıtan bir karar olmaktan uzak. Emekli tümgeneral, olası bir askeri müdahalenin en çok ABD ve İsrail’in elini rahatlatabileceği, hatta bu ülkelerden gelecek bir övgünün bile başlı başına üzerinde düşünülmesi gereken bir işaret olduğu değerlendirmesinde bulunuyor. Bu bakış açısı, bir dış politika hamlesinin kime yaradığı sorusunun her zaman en aydınlatıcı ölçütlerden biri olduğunu hatırlatıyor. Uzmanın vurgusu, kısa vadeli ittifak hesaplarının uzun vadeli ulusal çıkarların önüne geçmemesi gerektiği yönünde.
Peki bu belirsizlik ortamında atılabilecek sağlıklı adımlar neler olabilir? Uzmanların ortak kanaati, öncelikle antlaşmanın içeriğinin şeffaf biçimde kamuoyuyla paylaşılması, ardından meclisin olağanüstü toplanarak süreci anayasal denetim altına alması ve alınacak her kararın toplumsal mutabakatla desteklenmesi gerektiği yönünde. Aceleci ve duygusal kararlardan kaçınmak, her destek biçiminin hukuki ve stratejik sonuçlarını ayrı ayrı değerlendirmek, bölgesel dengeleri gözeten temkinli bir diplomasiyi öne çıkarmak bu önlemlerin başında geliyor. Aynı zamanda ekonomik riskleri de göz önünde bulundurarak enerji ve ticaret güvenliğini koruyacak alternatif senaryoların önceden hazırlanması, olası bir krizin faturasını hafifletebilir. Bu yaklaşım, güvenlik ile diplomasi arasındaki hassas dengeyi kurumsal bir akılla yönetmenin en sağlam yolu olarak öne çıkıyor.
Tüm bu değerlendirmeler bir araya geldiğinde, tartışmanın özünde aslında bir devletin kendi ordusunu hangi amaçla ve hangi süreçle kullanacağı sorusu yatıyor. Emekli komutanların farklı partilerden gelmelerine rağmen ortaklaştıkları temel nokta, kararların anayasal zeminde, şeffaflıkla ve ulusal çıkar önceliğiyle alınması gerektiğidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün yol gösterici sözü olan yurtta barış, dünyada barış ilkesi, bu tür kritik dönemeçlerde başvurulacak en sağlam pusula olmaya devam ediyor. Nihayetinde bu tartışma, yalnızca bir bölgesel krize verilecek yanıtın değil, bir ulusun geleceğini şekillendirecek stratejik aklın da sınandığı bir eşik niteliği taşıyor. Kararın hangi yönde verileceği kadar, nasıl bir süreçle olgunlaştırılacağı da tarihe not düşülecek bir ders olacak.
