Kültür HaberleriSon Dakika Gelişmeleri

Anlamak önyargıyı ve nefreti çözen en güçlü insani beceridir

Anlamak bazen 60 yıl öncesine uzanan küçük bir anının içinde saklıdır. Farklı ülkelerden gelen gençlerin paylaştığı bir sınıfta yaşananlar, bugün hâlâ sarsıcı sorular soruyor. Nefret nereden doğar, nasıl büyür ve bir insanın kalbine nasıl yerleşir? Bu yazı, o eski anının izinde beklenmedik bir yolculuğa çıkarıyor. Sonunda vardığı nokta sizi düşündürecek.

Anlamak, insanlığın belki de en zor ama en kıymetli becerilerinden biri olarak her çağda karşımıza çıkar. Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) sıralarına uzanan eski bir anı, bu kavramın neden bu denli önemli olduğunu çarpıcı biçimde hatırlatıyor. 1957 yılında aynı sınıfı paylaşan farklı uluslardan öğrenciler arasında, Yahudilere derin bir nefret besleyen Filistin kökenli bir gencin varlığı, nefretin nereden doğduğu sorusunu akla getiriyor. Bu küçük anı, aslında bugünün kutuplaşan dünyasına dair büyük bir ders barındırıyor. İlerleyen bölümlerde bu anının izinde nefretin öğrenilen doğası, anlamakla onaylamak arasındaki fark ve diyalogun kurucu gücü farklı açılardan ele alınacak. Öncelikle 60 yılı aşkın süre öteden gelen bu anıya yakından bakmak gerekiyor.

60 Yıl Öteden Gelen Bir Üniversite Anısı

Bir insanın karşısındakini gerçekten kavramak, çoğu zaman sanıldığından çok daha zahmetli bir çabadır. 1957 Eylül’ünde dönemin genç üniversitesinde buluşan öğrencilerin yaklaşık yüzde 10’u Irak, Suriye, Ürdün ve Pakistan gibi ülkelerden geliyordu. Bu renkli topluluk içinde, aslen Filistinli ve Ürdün uyruklu, Hristiyan bir Arap olan bir genç de bulunuyordu. Onun belleklere kazınan en belirgin özelliği, Yahudilere karşı beslediği yoğun nefretti. Farklı inançlardan ve coğrafyalardan insanların aynı çatı altında buluştuğu bu ortam, önyargıların ne kadar erken ve derin kök saldığını gözler önüne seriyordu. Böyle bir tablo, bir arada yaşamanın her zaman kendiliğinden bir hoşgörü doğurmadığını da açıkça gösteriyordu.

Bu anıyı bugün yeniden anlamak, salt geçmişe duyulan bir meraktan ibaret değildir. Çünkü o genç adamın taşıdığı nefret, kişisel bir huysuzluktan çok, içine doğduğu tarihin ve coğrafyanın bir yansımasıydı. Bir bölgenin yaşadığı savaşlar, göçler ve kayıplar, bireylerin iç dünyasına çoğu zaman silinmez izler bırakır. Dolayısıyla tek bir insanın öfkesini çözmeye çalışmak, aslında koca bir coğrafyanın dramını okumak anlamına gelir. Bu bakış, meseleyi bireyi yargılamaktan çıkarıp daha geniş bir perspektife taşır. Böylece nefretin arkasındaki görünmeyen hikâyeyi görmek mümkün hâle gelir.

Bir olguyu derinlemesine idrak etmek, onu yüzeysel biçimde yargılamaktan çok daha fazlasını gerektirir. O yıllarda genç bir öğrencinin belleğinde yer eden bu portre, aradan geçen onlarca yıla rağmen tazeliğini koruyor. Bunun nedeni, anlatılan sahnenin yalnızca bir kişiyi değil, insanlığın ortak bir çıkmazını temsil etmesidir. Nefret, nesilden nesile aktarıldığında zamanla kişinin kimliğinin bir parçası hâline gelebilir. Bu yüzden karşımızdakini küçümsemek yerine onu şekillendiren koşulları görmeye çalışmak çok daha anlamlıdır. İşte bu noktada, nefretin nasıl öğrenildiği sorusu kaçınılmaz olarak gündeme gelir.

Nefretin Öğrenilen ve Aktarılan Doğası

Nefretin kökenini anlamak, onun doğuştan gelmediğini kabul etmekle başlar. Hiçbir çocuk, dünyaya belirli bir topluluğa düşmanlık duygusuyla gelmez; bu duygu zamanla çevresinden öğrenilir. Aile, sokak, okul ve içinde büyünülen anlatılar, bireyin dünyaya bakışını adım adım biçimlendirir. Travmatik olaylar, kayıplar ve haksızlıklar ise bu öğrenilmiş duyguyu daha da keskinleştirebilir. Sosyal bilimciler, önyargının büyük ölçüde korkudan ve bilinmezlikten beslendiğini uzun süredir vurguluyor. Dolayısıyla nefretin panzehiri de yine öğrenmenin kendisinde, yani yeniden düşünme cesaretinde gizlidir.

İnsanlar arasındaki köprüleri kuran anlayış, çoğu zaman tek bir karşılaşmayla başlayabilir. Bir düşmanı yüz yüze tanımak, onu soyut bir kötülük timsali olmaktan çıkarıp sıradan bir insana dönüştürür. Psikoloji alanındaki çalışmalar, farklı gruplardan insanların eşit koşullarda bir araya gelmesinin önyargıyı azalttığını ortaya koyuyor. İşte 1957’deki o üniversite sınıfı da aslında böyle bir fırsatın eşiğinde duruyordu. Farklı milletlerden gençlerin aynı sırayı paylaşması, nefretin değil, dostluğun tohumlarını ekme potansiyeli taşıyordu. Ne var ki bu potansiyelin gerçeğe dönüşmesi, bireyin kendi önyargısıyla yüzleşme iradesine bağlıdır.

Bir toplumu derinden anlamak, onun taşıdığı tarihsel yaraları görmeyi de gerektirir. Orta Doğu coğrafyası, yüzyıllardır savaşların, işgallerin ve göçlerin gölgesinde şekillenen bir bölgedir. Bu topraklarda büyüyen bireylerin belleği, çoğu zaman kolektif acılarla yüklüdür. Böyle bir mirası taşıyan insanın öfkesini tümüyle kişisel saymak, meselenin özünü kaçırmak olur. Buna karşılık bu acıyı mazur göstermek de yeni acıların önünü açar. Doğru tutum, acıyı görmek ama onu nefrete dönüştürmeden adalet arayışına kanalize etmektir.

Olgunlaşmış bir kavrayış, karşıtını yok etmeyi değil, onunla birlikte yaşamayı mümkün kılan bir zihin durumudur. Nefret, kısa vadede güçlü bir aidiyet duygusu verse de uzun vadede hem taşıyanı hem de çevresini tüketir. Toplumsal açıdan bakıldığında, kronikleşen düşmanlıklar ekonomiden eğitime kadar her alanı felç edebilir. Sürekli gerilim içinde yaşayan toplumlar, enerjilerini üretmek yerine birbirini savuşturmakla harcar. Bu nedenle nefretin maliyeti yalnızca manevi değil, aynı zamanda son derece somut ve ölçülebilirdir. Bir toplumun geleceği, bu kısır döngüyü kırabilme becerisine sıkı sıkıya bağlıdır.

Anlamak ile Onaylamak Arasındaki İnce Ayrım

Çoğu kişinin karıştırdığı nokta, anlama çabası ile onaylamanın aynı şey sanılmasıdır. Oysa bir davranışın nedenlerini görmek, onu haklı bulmak anlamına gelmez. Bir insanın neden nefret ettiğini çözmek, o nefreti meşrulaştırmak değil, aksine onu etkisiz kılmanın ilk adımıdır. Hekimin hastalığı teşhis etmesi, onu onaylaması değil, iyileştirmesi içindir; burada da durum tıpatıp aynıdır. Nefretin kaynağını bilmeden onunla mücadele etmek, karanlıkta el yordamıyla yürümeye benzer. Bu yüzden anlamak, teslimiyet değil, en etkili direniş biçimidir.

Bu ayrımı gözden kaçırmak, kamusal tartışmalarda sık rastlanan bir hataya yol açar. Karşı tarafı anlamaya çalışan kişi, çoğu zaman o tarafı savunmakla suçlanır ve susturulmak istenir. Böyle bir baskı ortamı, farklı görüşlerin yan yana gelmesini engelleyerek kutuplaşmayı derinleştirir. Oysa sağlıklı bir toplum, en sert görüşleri bile serinkanlılıkla tartışabilen bir olgunluğa ihtiyaç duyar. Birini dinlemek, onunla aynı fikirde olmayı değil, ona insan olarak değer vermeyi gösterir. Bu basit ama güçlü tutum, en keskin fay hatlarını bile zamanla yumuşatabilir.

Toplumsal barışı yeniden kurmak için anlamak, en az adalet kadar belirleyici bir role sahiptir. Çünkü cezalandırma yaraları kapatabilir, ancak nefretin kök hücresini ancak idrak ve empati kurutabilir. Bir tarafın acısını görmeden kurulan hiçbir barış kalıcı olmaz; eninde sonunda yeni bir öfkeyle çatlar. Bu nedenle gerçek uzlaşma, karşılıklı hikâyelerin birbirini duymasıyla başlar. Tarihsel husumetlerin çözüldüğü örneklerde, ortak acının tanınması çoğu zaman dönüm noktası olmuştur. Dolayısıyla anlamak, naif bir iyimserlik değil, stratejik bir zorunluluktur.

Bireysel düzeyde anlamak, insanın kendi önyargılarıyla dürüstçe yüzleşmesini gerektirir. Çoğu zaman başkasında gördüğümüz nefret, kendi içimizdeki daha küçük tohumların büyümüş hâlidir. Bu nedenle değişim, dışarıyı suçlamadan önce içeriye bakmakla başlar. Kendi korkularını ve kalıp yargılarını sorgulayan kişi, karşısındakini de daha adil değerlendirebilir. Alınabilecek en kalıcı önlem, çocuklara eleştirel düşünmeyi ve empatiyi erken yaşta öğretmektir. Böylece nefretin aktarım zinciri, yeni nesillere ulaşmadan kırılabilir.

Derin bir idrak, insanı ucuz kahramanlıklardan ve kolay düşmanlıklardan uzak tutar. Bir kişiyi ya da topluluğu topyekûn kötü ilan etmek, düşünmekten kaçmanın en rahat yoludur. Oysa gerçek dünya, siyah ile beyaz arasında sayısız gri tonla doludur ve bu tonları görmek çaba ister. Olgun birey, karşısındakini bir etiketle değil, bir hikâyeyle birlikte değerlendirir. Bu tutum, hem daha adil hem de çok daha insanidir. Nefretin en büyük düşmanı da işte bu sabırlı ve nüanslı bakıştır.

Diyalog ve Eğitimle Örülebilecek Barış Zemini

Geleceğe dair umut beslemek için anlamak, bir seçenek değil, âdeta bir mecburiyet hâline gelmiştir. Giderek birbirine bağlanan dünyada, farklı kültürlerin karşılaşması artık kaçınılmazdır. Bu karşılaşmaların çatışmaya mı yoksa zenginliğe mi dönüşeceği, büyük ölçüde anlama becerimize bağlıdır. Diyalog, tarafların birbirini ikna etmesinden önce birbirini duymasıyla başlayan bir süreçtir. Birbirini dinleyen insanlar, ortak noktalarının sandıklarından çok daha fazla olduğunu çoğu zaman şaşkınlıkla fark eder. İşte bu farkındalık, nefretin zeminini adım adım daraltır.

İnsanı diğer canlılardan ayıran anlama yetisi, aynı zamanda onun en büyük sorumluluğudur. Bu yeti geliştirildiğinde, önyargılar yerini merak ve öğrenme isteğine bırakabilir. Eğitim sistemleri, farklı kültürleri tanıtan ve empatiyi besleyen bir içerikle bu dönüşümü hızlandırabilir. Sanat, edebiyat ve ortak projeler de insanları birbirine yaklaştıran güçlü köprülerdir. Toplumlar bu araçları bilinçli biçimde kullandığında, nefret söylemi giderek marjinalleşir. Dolayısıyla barış, soyut bir dilek değil, üzerinde çalışılabilen somut bir hedeftir.

60 yıl önce bir sınıfta tanık olunan o nefret, bugün dünyanın pek çok köşesinde biçim değiştirerek yaşıyor. Teknoloji ve sosyal medya, kimi zaman önyargıları yaymanın en hızlı aracına dönüşebiliyor. Aynı araçlar, doğru kullanıldığında farklı toplulukları birbirine bağlayan bir imkâna da dönüşebilir. Bu ikili potansiyel, sorumluluğun bireyde ve toplumda olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Nefreti yaymak da anlayışı çoğaltmak da nihayetinde insanın tercihine bağlıdır. Bu tercih, her neslin yeniden ve yeniden vermek zorunda olduğu bir sınavdır.

Tarih, nefretin galip geldiği dönemlerin ardından daima ağır bedeller ödendiğini gösteriyor. Savaşlar ve kitlesel acılar, çoğu zaman anlamayı reddeden zihniyetlerin ürünü olmuştur. Buna karşılık uzlaşının sağlandığı toplumlar, yaralarını sararak ileriye bakabilmiştir. Geçmişten ders çıkarmak, aynı hataları tekrarlamamanın en temel koşuludur. Bu nedenle o eski üniversite anısı, yalnızca nostaljik bir hatıra değil, bugüne seslenen uyarıcı bir ders niteliği taşır. Anımsamak, unutmanın yol açacağı felaketlere karşı bir tür sigortadır.

Toplumsal huzurun korunması açısından atılabilecek adımlar aslında bellidir ve ulaşılabilirdir. Farklı kesimleri bir araya getiren diyalog platformları, karşılıklı güvenin inşasında etkili bir rol oynar. Medyanın kutuplaştırıcı değil, bağ kurucu bir dil benimsemesi de bu sürece önemli katkı sağlar. Yerel yönetimlerden sivil toplum kuruluşlarına kadar pek çok aktör, ortak yaşam kültürünü güçlendirebilir. Bu çabaların sürekliliği, kısa vadeli gerilimlerin kalıcı düşmanlıklara dönüşmesini engeller. Böylece toplum, krizleri birer ayrışma değil, olgunlaşma fırsatına çevirebilir.

Bütün bu düşüncelerin ışığında ortaya çıkan tablo, insanlığın en büyük sınavının hâlâ birbirini tanımak olduğunu gösteriyor. 60 yıl öteden gelen bir anı, nefretin ne kadar eski, anlamanın ise ne kadar gerekli olduğunu bize yeniden hatırlatıyor. Karşımızdakini bir tehdit olarak değil, kendine özgü bir hikâyesi olan bir insan olarak görmek, belki de en devrimci tutumdur. Bu bakış açısı, hem bireyi hem de toplumu özgürleştiren bir güce sahiptir. Önümüzdeki dönemde dünyanın daha güvenli bir yer olup olmayacağı, büyük ölçüde bu beceriyi ne kadar geliştirebildiğimize bağlı olacak. Nihayetinde geleceği kuracak olan silahlar değil, birbirimizi görme ve duyma iradesidir.

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Sitemizin devamlılığı için lütfen reklam engelleyicinizi kapatın