Ortadoğu coğrafyası uzun yıllardır güç mücadelelerinin ve hassas dengelerin merkezi konumunda bulunuyor. Burada yaşanan her yeni olay sadece doğrudan tarafları değil çevredeki aktörleri de önemli ölçüde etkileyebiliyor. Son dönemde belirli hava operasyonları ve karşılıklı misillemeler zinciri bölgeyi yeni bir gerilim seviyesine taşımış durumda. Bu süreçte diplomasi ön planda tutulsa da ortaya çıkan belirsizlikler çeşitli risk unsurlarını da beraberinde getiriyor. Bu risklerin aşama aşama değerlendirilmesi konunun derinliğini daha iyi anlamayı sağlıyor çünkü ilk bakışta görünenden çok daha geniş etkiler söz konusu olabiliyor.
Belirli güçlerin 28 Şubat tarihinde başlattığı hava saldırıları ve ardından gelen füze ile insansız hava aracı eylemleri bölgede geniş yankı uyandırdı. Bu operasyonların rejim değişikliği yönünde bir amaca evrildiği yorumları uzmanlar arasında sıkça dile getiriliyor. Söz konusu gelişmeler karşısında sınırdaş konumdaki bir aktör diplomasi ağırlıklı bir yaklaşım sergileyerek hem egemenlik ihlallerini hem de üçüncü ülkelere yönelik saldırıları kabul edilemez bulduğunu açıkça belirtti. Aynı zamanda tarafları ateşkes çağrısıyla masaya davet ederek arabuluculuk rolü üstlenme teklifini yineledi. Bu tutum bölgenin istikrarını koruma önceliğini yansıtırken olası sonuçların dikkatli izlenmesini zorunlu kılıyor.
Ekonomik ve dış politika uzmanları bu süreçte iki temel risk alanına işaret ediyor. Bunlardan ilki petrol fiyatlarındaki olası artış ve turizm sektöründeki dalgalanmalar şeklinde ekonomik etkiler. İkincisi ise güvenlik boyutunda olası göç hareketleri olarak öne çıkıyor. Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi direktörü Sinan Ülgen bu konuları detaylı biçimde ele alarak değerlendirmelerde bulundu. Ülgen’e göre geniş kapsamlı bir çatışma senaryosu şu aşamada düşük ihtimal taşısa da gelişmelerin seyri her şeyi değiştirebilir.
Güvenlik açısından en kritik husus olası mülteci akını olarak görülüyor. Dış müdahalelerin tek başına göç dalgası yaratmayacağını belirten Ülgen geçmiş örneklerden hareketle önemli bir koşul öne sürüyor. Irak’ta doksanlı yıllarda ve Suriye’de iki bin onlu yıllarda yaşananlar bu açıdan ders niteliğinde. Dış operasyonların ardından içerde rejime karşı toplumsal muhalefetin oluşması iç çatışmaya dönüşmesi ve rejimin şiddet kullanması durumunda göç tetiklenebiliyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın saldırıları açıklarken İran halkına yönelik “Biz işimizi bitirdiğimizde hükümetinizi devralın. Bu belki de nesiller boyu elinize geçecek tek fırsat” şeklindeki çağrısı bu bağlamda dikkat çekici bulunuyor.
Sınırdaş aktörün temel yaklaşımı baştan beri istikrarın korunması yönünde şekillenmiş durumda. Sürecin uzun sürebileceğini düşünen uzmanlar kara harekatı gibi genişletilmiş senaryolara ise ihtimal vermiyor. Şu anda İran’dan önemli bir göç hareketi gözlenmese de uzmanlar yaklaşık iki milyon Afgan mültecinin olası istikrarsızlık durumunda yönünü komşu sınırlara çevirebileceğini belirtiyor. Ticaret Bakanı Ömer Bolat sınır kapılarındaki durumu net bir şekilde duyurdu. Ağrı Gürbulak Van Kapıköy ve Hakkari Esendere gümrük kapılarında olağanüstü bir durum olmadığını ticari yük geçişlerinin kontrollü olarak devam ettiğini ancak günübirlik yolcu geçişlerinin karşılıklı olarak durdurulduğunu açıkladı. Bu sınırın toplam uzunluğu üç yüz seksen beş yıldır küçük değişiklikler dışında değişmeden kalan beş yüz otuz dört kilometre olarak kayıtlara geçmiş bulunuyor.
Askeri üsler konusunda da önemli değerlendirmeler yapılıyor. İran’ın Körfez ülkeleri Bahreyn Katar Birleşik Arap Emirlikleri Suudi Arabistan Kuveyt ve Ürdün’deki hedeflere yönelik eylemleri gündemdeyken İngiltere Savunma Bakanı John Healey Kıbrıs’taki İngiliz üslerine iki füze atıldığını ancak hedef alınmadığını açıkladı. Adana’daki İncirlik Hava Üssü ile Malatya’daki Kürecik Radar İstasyonu’na yönelik herhangi bir tehdit bulunmuyor. Sinan Ülgen bu konuda net bir görüş dile getirerek İran’ın NATO üyesi olmayan ülkeleri hedef aldığını ve mevcut zor koşullarda bir başka büyük aktörü karşısına almak istemeyeceğini belirtiyor. Bu yaklaşım gerilimin kontrollü tutulması açısından önemli bir ipucu sunuyor.
Bir diğer güvenlik riski ise Kürt grupların olası hareket alanı genişlemesi olarak değerlendiriliyor. PKK’nın uzantısı olarak görülen PJAK’ın yanı sıra İran Kürdistan Demokratik Partisi gibi oluşumların ayrılıkçı hedefleri biliniyor. Ancak İran’ın güçlü merkezi yapısı bu hareketleri şimdiye kadar sınırlı tutmuştu. Irak’ta sürgünde bulunan beş Kürt örgütü yirmi iki Şubat tarihinde bir araya gelerek İran Kürdistanı Siyasi Güçleri Koalisyonu’nu kurduklarını duyurdu. Bu ittifakın içinde PJAK’ın da yer aldığı ve temel hedefinin İran İslam Cumhuriyeti’ni devirmek ile Kürtlerin kendi kaderini tayin etmesi olduğu açıklandı. Rejimin zayıflaması durumunda bu tür gruplar için yeni fırsatlar doğabileceği yorumları yapılıyor.
Arabuluculuk teklifinin gerçekçiliği de tartışma konusu. Sinan Ülgen’e göre şu aşamada tarafların bu teklife ilgi göstermesi beklenmiyor ve Ankara da bunu biliyor. Teklifin ileride açılabilecek bir pencereye hazırlık amacıyla yapıldığı değerlendirmesi ön planda. Daha önce nükleer görüşmeler için İstanbul düşünülmüş ancak son anda Umman’ın başkenti Maskat tercih edilmişti. Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamed el Busaidi’nin açıklamasının ertesi günü operasyonların başlaması süreci hızlandırmıştı.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan saldırıların hemen ardından İran Irak Suudi Arabistan Katar Suriye Mısır ve Endonezya dışişleri bakanlarıyla telefon görüşmeleri gerçekleştirdi. Bu görüşmelerde saldırıları sona erdirmeye yönelik adımlar ele alındı. Bakanlıktan yapılan ilk açıklamada gelişmelerin bölgenin geleceğini ve küresel istikrarı riske attığı uluslararası hukuka aykırı olduğu ve masum sivillerin hayatını tehdit ettiği belirtildi. Şiddetin tırmanmasına yol açabilecek kışkırtmalar kınanırken taraflar ateşkese davet edildi. Arabuluculuk konusunda gerekli desteğin verilmeye hazır olduğu mesajı verildi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise İstanbul’daki bir iftar programında konuya değindi. Netanyahu’nun kışkırtmalarıyla başlayan operasyonlardan derin üzüntü duyulduğunu İran’ın egemenliğinin ihlal edildiğini ve dost İran halkının huzuruna kast edildiğini ifade etti. Körfez’deki kardeş ülkelere yönelik füze ve drone saldırılarının da kabul edilemez olduğunu vurgulayan Erdoğan diplomasi yolunun açılması gerektiğini aksi halde bölgenin ateş çemberine sürüklenebileceğini belirtti. Ateşkesin tesisi ve müzakere masasına dönüş için diplomatik çabaların hızlandırılacağını açıkladı.
Bu gelişmeler ışığında petrol fiyatlarındaki artışın ekonomik yansımaları turizm gelirlerindeki olası düşüş ve genel istikrarsızlığın yaratacağı belirsizlikler yakından izleniyor. Sınır güvenliği önlemleri gümrük geçişlerindeki kontroller ve bölgesel diplomatik temaslar yoğunlaştırılmış durumda. Uzmanlar sürecin kısa vadede sınırlı kalabileceğini ancak iç dinamiklerin değişmesi halinde risklerin hızla artabileceğini öngörüyor. Bölgesel aktörlerin ortak çabası ile gerilimin kontrol altına alınması herkesin yararına olacak bir senaryo olarak öne çıkıyor.
Uzun vadede bakıldığında enerji güvenliği ticaret rotaları ve güvenlik mimarisi gibi alanlarda yeni düzenlemeler gündeme gelebilir. Komşu aktörün bu süreçte sergilediği dengeli tutum gelecekteki rolünü güçlendirebilecek nitelikte görülüyor. Gelişmelerin her aşaması yeni değerlendirmeleri zorunlu kılıyor ve dikkatli bir izleme gerektiriyor. Bu tür krizler aynı zamanda bölgesel işbirliğinin önemini bir kez daha hatırlatıyor ve kalıcı çözümler için fırsatlar da sunabiliyor. Konunun tüm boyutlarıyla takip edilmesi hem yerel hem uluslararası düzeyde stratejik kararlar açısından büyük değer taşıyor. Bu analizler olası senaryoları aydınlatarak daha bilinçli yaklaşımlara zemin hazırlamayı amaçlıyor. Bölgedeki hassas dengelerin korunması ortak sorumluluk olarak öne çıkarken her yeni bilgi konunun karmaşıklığını artırmaya devam ediyor.






