Halkın en temel haklarından biri olan sağlık hizmetleri, son yıllarda uygulanan yeni politikalar neticesinde ticari birer işletme mantığıyla yönetilmeye başlandı. Şehrin kilometrelerce uzağında kurulan devasa entegre sağlık kampüsleri, ilk bakışta göz kamaştırıcı mimarileri ve otel konforundaki odalarıyla büyük bir övgü kaynağı olarak sunulmuştu. Ancak bu modern binaların içine giren vatandaşlar, şifa aramaktan ziyade labirenti andıran koridorlarda ve bitmek bilmeyen bürokratik prosedürler arasında adeta kayboldu. Tedavi süreçlerinin insani boyutundan uzaklaşarak tamamen mekanik bir yapıya bürünmesi, hastaların psikolojik olarak kendilerini çok baskı altında hissetmelerine yol açtı. İdari kadroların verimlilik ve ciro odaklı baskıları, hem doktorların hem de hastaların sistem içerisindeki memnuniyetini sıfıra indiren en büyük etken haline geldi.
Devasa Sağlık Tesislerinde Yaşanan Güvenlik ve Kimlik Krizi
Bu büyük sağlık tesislerine giriş anından itibaren başlayan katı uygulamalar, vatandaşların zihninde çok farklı ve ürkütücü çağrışımlar yapılmasına neden oluyor. Poliklinik muayenesi veya basit bir tetkik için binaya giren herkes, adeta yüksek güvenlikli bir devlet kurumuna ya da adliye sarayına giriyormuş gibi bir muameleyle karşılaşıyor. Giriş kapılarında kurulan x-ray cihazları, metal dedektörleri, turnikeler ve her köşe başında bekleyen onlarca özel güvenlik personeli, ortamın huzur veren bir şifahane kimliğinden tamamen uzaklaşmasına sebebiyet verdi. Hastaların ve yakınlarının adım adım izlendiği, her koridorda onlarca kameranın kayıt yaptığı bu yapılar, iyileşme sürecindeki insanlara güven yerine yoğun bir tedirginlik aşılıyor. En ufak bir hak aramada ya da yön sormada karşılaşılan sert ve mesafeli tavırlar, sistemin insani odak noktasını kaybettiğinin en büyük göstergesidir.
Sağlık çalışanları ise bu devasa binaların içerisinde adeta birer veri giriş elemanı gibi çalıştırılmaktan büyük bir rahatsızlık duyuyor. Doktorlar, odalarına kurulan gelişmiş bilgisayar sistemleri üzerinden sürekli olarak performans puanları ve hasta sirkülasyon sayıları ile denetleniyor. Bir hastaya ayrılan muayene süresinin 5 dakika gibi komik bir rakama indirilmesi, hekimlerin hastanın yüzüne bile bakmadan sadece ekrandaki verilere odaklanmasına yol açıyor. Bu durum, teşhis ve tedavi kalitesini düşürürken, hasta ile doktor arasındaki o kadim güven ilişkisini de kökünden zedeliyor. Sistem, adeta fabrikasyon bir üretim bandı gibi çalışarak, her gün binlerce insanı muayene edip reçete yazarak evlerine göndermeyi bir başarı kriteri olarak kabul ediyor.
Kamu Özel Ortaklığı Modelinin Getirdiği Ağır Ekonomik Yükler
Söz konusu devasa hastanelerin yapımında kullanılan Kamu Özel Ortaklığı (KOO) modeli, devlet bütçesi üzerinde her geçen gün büyüyen karadelikler oluşturmaya devam ediyor. Bu projeleri üstlenen şanslı müteahhit firmalara, hazine tarafından 25 yıl boyunca döviz endeksli hasta garantileri ve fahiş kira ödemeleri taahhüt edilmiş durumdadır. Hastanenin içerisindeki otoparktan kantine, laboratuvardan görüntüleme merkezlerine kadar tüm gelir getiren alanlar, bu özel şirketler tarafından işletiliyor. Hal böyle olunca, devletin kendi binalarında adeta birer kiracı konumuna düştüğü ve kamusal kaynakların her ay milyonlarca dolar şeklinde özel sektörün kasasına aktarıldığı görülüyor. Sektörel etkiler incelendiğinde, bu tür fahiş harcamaların genel sağlık bütçesini nasıl bir krize soktuğu ve temel ilaç tedariklerini bile nasıl zorlaştırdığı net olarak anlaşılmaktadır.
Alınacak önlemler kapsamında, bu fahiş kiralama ve işletme sözleşmelerinin derhal gözden geçirilerek kamulaştırılması ve bütçe üzerindeki bu ağır yükün hafifletilmesi gerekmektedir. Uzmanlar, sağlık hizmetlerinin bir kar kapısı olarak görülmesinden vazgeçilmediği sürece, vatandaşın aldığı hizmet kalitesinin her geçen yıl daha da geriye gideceğini vurguluyor. Sağlık Bakanlığı kadrolarının, özel şirket yöneticilerinin taleplerini karşılamaya çalışmaktan, asıl görevleri olan koruyucu sağlık hizmetlerine zaman ayıramadığı iddia ediliyor. Bu durum, toplum sağlığını uzun vadede çok büyük tehlikelere açık hale getirerek salgın hastalıkların ve kronik rahatsızlıkların artmasına zemin hazırlıyor. Devletin asli görevi olan halk sağlığını koruma misyonu, bu ticari ortaklıklar gölgesinde büyük bir aşınmaya maruz kalıyor.
Eski Devlet Hastanelerinin Kapatılması ve Bölge Esnafının Dramı
Bu şehir hastanelerinin açılmasıyla eş zamanlı olarak, kent merkezlerinde halkın çok kolay ulaşabildiği köklü devlet hastanelerinin kapatılması ya da atıl duruma getirilmesi çok büyük bir toplumsal tepkiye yol açtı. Yıllardır mahalle aralarında hizmet veren, yaşlıların ve dar gelirlilerin yürüyerek gidebildiği bu tarihi şifahaneler, kupon arazi olarak görülerek ranta kurban edilmek isteniyor. Vatandaşlar, en basit bir enjeksiyon veya pansuman işlemi için bile şehrin diğer ucundaki devasa kampüslere gitmek zorunda bırakılarak cezalandırılıyor. Bu zorunlu göç, özellikle toplu taşıma imkanlarının kısıtlı olduğu saatlerde veya acil durumlarda çok ciddi hayati riskleri de beraberinde getiriyor. Kent merkezindeki hastanelerin boşaltılması, o bölgelerde yıllardır faaliyet gösteren eczane, tıbbi malzeme satıcısı ve esnafın da ekonomik olarak iflas etmesine neden oldu.
Siyasi analistler ve yazarlar, sağlıkta dönüşüm adı altında sunulan bu modelin, aslında kamusal sağlık sisteminin çöküşünü hazırlayan bir illüzyon olduğunu savunuyor. Gazeteciler, bu lüks binaların arkasında saklanan devasa borç stoklarını ve vatandaşa çıkarılan gizli faturaları her gün köşelerinde ifşa etmeye devam ediyor. Acil servislerde yaşanan izdhamlar, ameliyat günlerinin aylar sonrasına verilmesi ve randevu almanın adeta bir şans oyununa dönmesi, sistemin tıkandığını gösteriyor. Halk, binaların büyüklüğüyle değil, aldıkları hizmetin hızı ve kalitesiyle ilgilendiği için genel merkez yöneticilerine yönelik eleştirilerini her geçen gün daha yüksek sesle dile getiriyor. Bu durum, siyasi iktidarın en güvendiği icraat alanlarından birinin, bugün en büyük zafiyet noktasına dönüştüğünü açıkça kanıtlıyor.
Sağlıkta Şiddetin Temel Sebepleri ve Geleceğe Yönelik Çözümler
Son yıllarda tırmanışa geçen sağlıkta şiddet olaylarının temelinde de yine bu tıkanan ve insanı metalaştıran sistemin getirdiği büyük gerilimler yatmaktadır. Saatlerce sıra bekleyen, aradığı doktoru bulamayan ya da hastasının derdine çare üretemeyen vatandaşlar, öfkelerini sistemin kurucularına değil, karşılarında duran fedakar sağlık çalışanlarına yöneltiyor. Hastane yönetimlerinin ise bu şiddet sarmalına karşı binaları daha da fazla demir parmaklıklar ve turnikelerle donatarak çözüm araması, sorunu çözmek yerine daha da derinleştiriyor. Hastaneleri adeta birer ceza infaz kurumuna dönüştüren bu zihniyet, toplumsal barışı ve hekim ile hasta arasındaki o kutsal sevgi bağını tamamen koparıyor. Gerçek çözüm, binaları hapishaneye çevirmekten değil, sistemi yeniden insan odaklı, adil ve ulaşılabilir bir yapıya kavuşturmaktan geçmektedir.
Sonuç olarak, şatafatlı tabelalar ve devasa bütçelerle inşa edilen bu sağlık tesisleri, mevcut idari kurgularıyla halka şifa dağıtmaktan ziyade büyük bir memnuniyetsizlik üretmektedir. Kurumsal kimliklerin ardına saklanan ticari menfaatler, kamunun ortak malı olan sağlık bütçesini eritirken, vatandaşın da anayasal hakkı olan ücretsiz sağlık hizmetine ulaşmasını engelliyor. Önümüzdeki dönemde atılacak olan köklü adımlar, bu büyük dönüşüm hatasından dönülmesi ve halkın yeniden nitelikli, insani ve huzurlu hastanelere kavuşması adına hayati bir öneme sahiptir. Siyasi partilerin ve sivil toplum kuruluşlarının bu konuda hazırladığı alternatif sağlık programları, gelecekte bu sistemin nasıl düzeltilebileceğine dair umut verici ipuçları barındırıyor. Tarih, halkın sağlığını ticarete alet eden politikaların nasıl bir çöküşle sonuçlandığını bir kez daha tüm çıplaklığıyla kaydetmektedir.






