Avrupa insan hakları hukukunun temel taşlarından biri olan denetim mekanizmaları, bireylerin devletlere karşı etkili başvuru yollarına sahip olmasını güvence altına alır. Bu mekanizmaların başında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gelmektedir. Bireyler, ülkelerinde iç hukuk yollarını tükettikten sonra devletleri hakkındaki şikâyetlerini bu mahkemeye taşıyabilmektedir. Söz konusu mahkeme, on yıllar boyunca verdiği kararlarla özgürlük, güvenlik ve adil yargılanma hakkı gibi temel ilkeler üzerine önemli içtihatlar oluşturmuştur. Türkiye, bu uluslararası yargı organının en sık başvurulan devletleri arasında yer almaktadır.
Türkiye’deki insan hakları tartışmalarının odağında uzun süredir pek çok isim bulunmaktadır. Bu isimler arasında, sivil toplum alanındaki çalışmalarıyla öne çıkan bir iş insanının durumu uluslararası kamuoyunda sürekli gündemde kalmaktadır. Söz konusu kişi, 2013 yılındaki Gezi Parkı eylemleriyle bağlantılı olarak yargılanan Osman Kavala’dır. Kavala, Ekim 2017’de gözaltına alınmış ve Kasım 2017’de tutuklanmıştır. O günden bu yana sekiz yılı aşkın süre cezaevinde kalmakta olan Kavala’nın davası, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde de son derece kritik bir yer tutmaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Osman Kavala ile ilgili ilk kararını 10 Aralık 2019’da açıklamıştır. Bu karar, Kavala’nın tutukluluğuna ve yargılama öncesi gözaltı süresine ilişkin değerlendirmeleri kapsamaktadır. Mahkeme söz konusu kararında, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin beşinci maddesini ihlal ettiğine hükmetmiştir. Beşinci madde, bireylerin özgürlük ve güvenlik hakkını koruma altına almaktadır. Bunun yanı sıra mahkeme, haklara getirilecek kısıtlamaların sınırlandırılmasına ilişkin on sekizinci maddenin de çiğnendiğini tespit etmiştir. Kararda ayrıca Türkiye’nin Kavala’yı derhal serbest bırakması gerektiği de açıkça vurgulanmıştır.
2019 yılında verilen bu kararın içeriği son derece dikkat çekicidir. Mahkeme, yargı makamlarının tutuklama kararı verirken öne sürülen şüpheyi somut delillerle gerekçelendirmediğini saptamıştır. Bunun ötesinde, mevcut yasaların Kavala’yı susturmak ve diğer insan hakları savunucularını caydırmak amacıyla kullanıldığı yönünde bir tespite de yer verilmiştir. Bu bulgular, yalnızca bireysel bir hak ihlalinin değil, sistematik bir baskı politikasının göstergesi olarak değerlendirilmiştir. Kararın bağlayıcılığına ve infazına ilişkin kırk altıncı madde çerçevesinde ise Türkiye’nin gerekli tüm tedbirleri alarak Kavala’yı serbest bırakması talep edilmiştir. Uluslararası insan hakları örgütleri, bu kararı Türkiye’deki yargı bağımsızlığına dair ciddi soru işaretleri doğuran bir gelişme olarak nitelendirmiştir. Türkiye ise bu karara uymayarak Kavala’nın tutukluluğunu sürdürmüştür.
Osman Kavala, 2020 yılında Gezi Parkı davasından beraat etmiş ve hakkında tahliye kararı çıkmıştır. Ne var ki bu karar uygulanmamıştır. Beraat kararının açıklandığı gün Kavala, “anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla yeniden gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. Bu durum, uluslararası kamuoyunda şiddetli tepkilere neden olmuştur. Söz konusu yeni dava kapsamında Kavala, “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs” iddiasıyla İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmıştır. Kavala ise tüm bu suçlamaları reddetmiş ve yargılama sürecinde masumiyet karinesinin çiğnendiğini, temelsiz iddiaların ve yalan beyanların kullanıldığını ileri sürmüştür.
Nisan 2022’de İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Osman Kavala hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmetmiştir. Bu karar, Eylül 2023’te Yargıtay tarafından onanmıştır. Dolayısıyla Kavala, iç hukuk süreçleri açısından kesinleşmiş bir mahkûmiyetle karşı karşıya kalmaktadır. Kavala tüm bu süreç boyunca suçlamalardan berî olduğunu savunmaya devam etmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ise daha önceki kararlarında Kavala’nın haksız biçimde mahkûm edildiğine ve Türkiye’nin insan hakları ihlalinde bulunduğuna işaret etmiştir.
AİHM’nin Türkiye’ye Yönelik İkinci Büyük Kararı
Türkiye’nin 2019 tarihli AİHM kararını uygulamaması üzerine Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi harekete geçmiştir. Komite, durumu tespit amacıyla konuyu mahkemeye sevk etmiştir. Bunun üzerine AİHM, 11 Temmuz 2022’de tarihi bir karar daha vermiştir. Bu kararla, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin kırk altıncı maddesinin birinci fıkrasının ihlal edildiğine hükmedilmiştir. Söz konusu madde, taraf devletlerin kesinleşmiş AİHM kararlarına uymayı taahhüt ettiklerini açıkça düzenlemektedir. Mahkeme bu kararıyla Türkiye’nin tutumunu, sözleşme yükümlülüklerinden açık bir sapma olarak kayıt altına almıştır.
Osman Kavala, 18 Ocak 2024 tarihinde AİHM’e ikinci başvurusunu yapmıştır. Bu başvuruda, 10 Aralık 2019 tarihli kararın ardından kendisine karşı alınan tüm tedbirler Avrupa yargısının önüne taşınmıştır. Başvuru, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yedi farklı maddesinin Türkiye tarafından ihlal edildiği iddiasını barındırmaktadır. Bu maddeler arasında insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele yasağını düzenleyen üçüncü madde de yer almaktadır. Söz konusu başvuru, kamuoyunda “Kavala 2” olarak anılmaktadır.
Başvurunun başlangıçta yedi yargıçtan oluşan bir AİHM Dairesi tarafından değerlendirilmesi öngörülmüştür. Ancak ilgili daire, 16 Aralık 2025 tarihinde yetkisinden Büyük Daire lehine feragat etmiştir. Bu gelişme, davanın ayrıca önem taşıdığının ve hukuki açıdan son derece dikkat gerektirdiğinin bir göstergesi olarak yorumlanmıştır. AİHM Büyük Dairesi, mahkemenin on yedi yargıçtan oluşan en üst yargı organıdır. Büyük Daire’nin verdiği kararlar kesindir ve herhangi bir temyiz yolu bulunmamaktadır. Bu özellik, Kavala davası açısından önümüzdeki dönemde açıklanacak kararı son derece belirleyici bir niteliğe kavuşturmaktadır.
AİHM, 19 Ocak 2026 tarihinde taraflara on soru yöneltmiştir. Bu sorular arasında başvuru sahibinin iç hukuk yollarını tüketip tüketmediği meselesi yer almaktadır. Ayrıca 2019 kararının ardından devam eden tutukluluğun keyfi bir özgürlük kısıtlaması olup olmadığı da sorgulanmaktadır. Yargılama sürecinin adil yargılanma hakkını sağlayıp sağlamadığı ve masumiyet karinesine uyulup uyulmadığı da sorulan konular arasındadır. Tarafların yazılı görüşlerini en geç 26 Ocak 2026 tarihine kadar sunmaları istenmiştir.
AİHM Büyük Dairesi, Osman Kavala’nın ikinci başvurusunu görüşmek üzere 25 Mart 2026 tarihinde duruşma yapmıştır. Bu duruşmada Kavala’nın avukatları ile hükümet temsilcileri görüşlerini sözlü olarak aktarmıştır. Duruşma, taraflara gönderilen on sorunun cevapları üzerinden ilerlemiştir. Kavala, duruşmanın ardından yazılı bir açıklama yapmıştır. Açıklamasında, AİHM’in 2019 yılında verdiği kararda suç işlediğine dair herhangi bir delil bulunmadan tutuklandığının tespit edildiğini ve kendisinin serbest bırakılması gerektiğine hükmedildiğini hatırlatmıştır. 2022 kararının ise Türkiye’nin ilk kararı uygulamamış olduğunu saptadığını ve bu durumu “hukukun etrafında dolanmak” olarak nitelendirdiğini de vurgulamıştır.
Türkiye’nin AİHM Kararlarına Uyum Yükümlülüğü
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin kırk altıncı maddesi, sözleşmeye taraf olan devletlerin AİHM kararlarına uyma yükümlülüğünü açık biçimde düzenlemektedir. Türkiye, bu sözleşmeyi 1950 yılında imzalamış ve 1954 yılında onaylamıştır. Dolayısıyla ülke, mahkemenin verdiği bağlayıcı kararlara uymakla hukuken sorumludur. Bu uyumun takibi Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından yürütülmektedir. Türkiye’nin genel olarak AİHM kararlarına uyum oranı yüksek seyrederken, siyasi açıdan hassas davalarda bu oranın belirgin biçimde düştüğü dikkat çekmektedir. Osman Kavala ile Selahattin Demirtaş gibi isimlere ilişkin kararların uygulanmaması, bu tablonun en çarpıcı örnekleri arasında gösterilmektedir.
Türkiye Cumhurbaşkanı, 2021 yılında yaptığı bir açıklamada Avrupa kurumlarının Kavala ve Demirtaş ile ilgili aldığı kararları tanımadıklarını ifade etmiştir. Bu tutum, Türkiye’nin uluslararası hukuka yaklaşımı konusundaki tartışmaları derinleştirmiştir. Eleştirmenler, söz konusu yaklaşımın Avrupa Konseyi üyeliğinin temel ilkeleriyle açıkça çeliştiğini öne sürmektedir. Öte yandan Türk hükümeti, kendi tutumunu iç hukuktaki yargılama süreçlerinin bağımsız biçimde sürdüğü yönünde gerekçelendirmeye çalışmaktadır. Ancak uluslararası gözlemciler, bu gerekçelerin uluslararası sözleşme yükümlülüklerini ortadan kaldırmadığını ısrarla vurgulamaktadır.
AİHM Büyük Dairesi’nden çıkacak kararın özellikle belirleyici bir işlev üstleneceği değerlendirilmektedir. Bu kararın, Yargıtay’ın onama sürecini de kapsayan bütün yargı süreciyle ilgili nihai hüküm olacağı belirtilmektedir. Kavala’nın ikinci başvurusunda öne sürülen ihlal iddialarına yenilerinin de ekleneceği tahmin edilmektedir. Büyük Daire kararları herhangi bir itiraz yoluna tabi tutulmadığından kesin nitelik taşımaktadır. Bu özellikleri nedeniyle söz konusu karar, Türkiye’nin AİHM ile olan ilişkilerini doğrudan şekillendirecektir. Hukuk çevrelerinde yapılan değerlendirmelere göre Büyük Daire’nin vereceği hüküm, hükümetin daha önce öne sürdüğü “kararlar bağlayıcı değil” savunmasını geçersiz kılacak niteliktedir. Kararın yakın bir gelecekte açıklanması beklenmektedir.
Osman Kavala, sekiz yılı aşkın süredir devam eden tutukluluğuna ilişkin değerlendirmelerini çeşitli vesilelerle kamuoyuyla paylaşmıştır. AİHM kararlarının uygulanmamasını, insanların hayatlarına değer verilmediğini gösteren bir davranış olarak nitelendirmiştir. Yargıtay tarafından onanan mahkûmiyetin ve önceki kararlara uyulmamasının yeni ihlal iddialarını beraberinde getirdiğini dile getirmiştir. Kavala, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne sunulan hükümet gerekçelerini de değerlendirmiştir. Adalet Bakanlığı’nın önce AİHM kararının Gezi davasından beraat edilmesiyle geçerliliğini yitirdiğini savunduğunu, ardından farklı bir gerekçeye sığındığını hatırlatmıştır. Kavala’ya göre Büyük Daire’nin vereceği karara uyulmaması halinde, Türk yetkililerinin bunu meşrulaştıracak bir gerekçe bulmakta çok daha güç bir durumla yüz yüze geleceği açıktır.
Davanın Türkiye-Avrupa İlişkilerine Yansımaları
Osman Kavala davası, yalnızca bireysel bir hukuki mesele olmanın ötesinde, Türkiye ile Avrupa kurumları arasındaki ilişkilerin genel durumuna dair önemli bir gösterge niteliği taşımaktadır. Avrupa Konseyi bünyesindeki çeşitli organlar, Türkiye’nin AİHM kararlarına uymamasını ciddi bir endişe kaynağı olarak gündemde tutmaktadır. Benzer şekilde Selahattin Demirtaş davası da Türkiye ile Avrupa arasındaki gerilimin odak noktalarından birini oluşturmaktadır. 2026 yılında İmamoğlu, Kavala ve Demirtaş dosyalarının aynı anda gündemde olması, Türkiye ile Avrupa kurumları arasındaki ilişkilerin en zorlu dönemlerinden birini işaret etmektedir. Uzmanlar, Büyük Daire kararının bu ilişkilerin seyrinde belirleyici bir rol oynayacağını vurgulamaktadır. Avrupa Konseyi üyeliğinin gereklilikleriyle Türkiye’nin fiili tutumu arasındaki uçurumun nasıl kapatılacağı sorusu ise yanıt bekleyen en kritik soru olmayı sürdürmektedir.
Türkiye’deki muhalefet de Kavala davasını yakından takip etmektedir. Strazburg’daki duruşmayı bizzat izleyen muhalefet partisi milletvekilleri, yaşanan hukuki süreç hakkında kamuoyuna açıklamalar yapmıştır. Bu açıklamalarda, Anayasa Mahkemesi kararlarını bile uygulamayan bir iktidarın iç hukuk savunmasının samimiyetten uzak olduğu vurgulanmıştır. Muhalefet temsilcileri, uluslararası yargı organlarının kararlarına uyulmamasının hukuk devleti ilkesini zedelediğini öne sürmektedir. Kavala davası, bu bağlamda yargı bağımsızlığı tartışmalarının merkezinde konumlanmaya devam etmektedir.
Büyük Daire kararının önümüzdeki aylarda açıklanması beklenmekte olup bu karar pek çok açıdan tarihi bir önem taşıyacaktır. Her şeyden önce, Türkiye’nin ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına ilişkin tutumunu uluslararası hukuk bağlamında değerlendiren nihai bir hüküm ortaya çıkacaktır. Kararın Kavala’nın tahliyesini öngörmesi durumunda Türkiye’nin tutumu bir kez daha uluslararası kamuoyunun gündemine taşınacaktır. Kararın uygulanmaması halinde ise Avrupa Konseyi bünyesinde daha sert mekanizmaların devreye girebileceği belirtilmektedir. Tüm bu olasılıklar, davanın hem insan hakları hem de uluslararası ilişkiler açısından kritik bir kavşakta bulunduğuna işaret etmektedir. Avrupa insan hakları hukukunun işleyişi ve etkinliği bakımından da bu karar emsal oluşturacak niteliktedir.
Sonuç olarak Osman Kavala davası, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Türkiye arasındaki ilişkilerin en çok tartışılan başlıklarından biri olma özelliğini korumaktadır. Sekiz yılı aşkın süredir devam eden tutukluluk, birden fazla uluslararası mahkeme kararına konu olmuş ve her seferinde Türkiye’nin sözleşme yükümlülüklerini ihlal ettiği tespit edilmiştir. AİHM Büyük Dairesi’nin 25 Mart 2026 tarihindeki duruşmanın ardından açıklayacağı karar, bu uzun soluklu hukuki sürecin nihai bir değerlendirmesini sunacaktır. Türkiye’nin AİHM kararlarına uyum yükümlülüğü, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin kırk altıncı maddesiyle açıkça düzenlenmekte ve bu yükümlülük tartışmaya kapalı bir nitelik taşımaktadır. Büyük Daire’nin vereceği kesin nitelikteki hükmün, davanın seyrini ve Türkiye’nin uluslararası alanda konumlanmasını doğrudan etkileyeceği öngörülmektedir. Uluslararası kamuoyunun gözleri, bu tarihi kararın açıklanacağı güne kilitlenmiş durumdadır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Osman Kavala davasında yaşanan gelişmeler, insan hakları hukukunun nasıl işlediğini somut biçimde gözler önüne sermektedir. Bu dava, bireylerin devlet otoritesine karşı uluslararası hukuki güvenceler sayesinde nasıl korunabileceğini ya da bu korumanın neden yetersiz kalabileceğini tartışmaya açmaktadır. Türkiye’nin AİHM kararlarına yaklaşımı, yalnızca Kavala davası açısından değil, ülkedeki hukuk devleti anlayışının genel durumu itibarıyla da değerlendirme konusu yapılmaktadır. Önümüzdeki dönemde açıklanacak Büyük Daire kararı, bu tablonun önemli bir parçasını oluşturacak ve uluslararası insan hakları hukukunun etkinliği üzerindeki tartışmalara yeni bir boyut katacaktır. Söz konusu dava, hem hukuk hem de siyaset alanında güncelliğini ve önemini korumaya devam etmektedir.







