Kültür HaberleriSon Dakika Gelişmeleri

Tarihi Raporların Işığında Büyük İmparatorluğun Sonu ve Acı Gerçekler

Tarihin tozlu sayfalarında gizlenmiş olan çok çarpıcı belgeler, koca bir imparatorluğun hangi hatalar ve yozlaşmalar sonucunda büyük bir çöküşe sürüklendiğini açıkça gözler önüne seriyor. Dönemin askeri dâhisi tarafından kaleme alınan iki gizli rapor, askeri, ekonomik ve idari yapının nasıl felç olduğunu tüm çıplaklığıyla anlatmaktadır. İstanbul hükümetine gönderilen ancak hiçbir şekilde dikkate alınmayan bu uyarılardan sonra yaşanan trajik süreç, günümüz nesilleri için de çok büyük bir ders niteliği taşımaktadır. Dağılmanın ve çöküşün eşiğindeki bir toplumun dramatik hikayesi, derin bir merak dalgası uyandırmaya devam ediyor.

Suriye bölgesinde 7’nci Ordu Komutanı olarak görev yapan Mustafa Kemal, askeri kariyerinin en stratejik ve en çarpıcı adımlarından birini atarak iki büyük rapor kaleme aldı. Tarih sayfalarına altın harflerle kazınan 20 Eylül 1917 tarihli bu tarihi rapor, dönemin idari yapısının içine düştüğü derin yozlaşmayı çok net tespitlerle ortaya koyuyordu. Raporda yer alan bilgilere göre toplumun insan kaynakları tamamen tükenmiş, ordunun mevcut kuvveti ise sadece kağıt üzerinde kalmıştı. Birçok askeri birliğin savaşma gücünü tamamen kaybettiğini belirten bu belge, acı bir askeri gerçeği haykırıyordu. Ancak ne yazık ki İstanbul hükümeti, bu çok kritik uyarıları ve yaklaşan tehlikeyi görmezden gelmeyi tercih etti. Raporların dikkate alınmaması, cephelerdeki çözülmeyi daha da hızlandırarak kaçınılmaz sonu hazırlayan en büyük etken oldu.

×

Tarihi Değerlendirmeler ve İdari Yapıdaki Büyük Çöküş

Mustafa Kemal, ilk raporunun hemen ardından 24 Eylül 1917 tarihinde ikinci bir değerlendirme raporu daha hazırlayarak tehlikenin boyutunu bir kez daha vurguladı. Bu raporlarda, müttefik güçlerin kendi çıkarlarını devletin ali menfaatlerinin üstünde tuttuğu çok sert bir dille eleştiriliyordu. Komuta yetkisinin yabancı generallerin eline bırakılmasının, egemenlik haklarıyla hiçbir şekilde bağdaşmadığı net olarak ifade edilmişti. Ülke yönetiminin halka güven vermediği, adaletin tamamen ortadan kalktığı ve rüşvetin toplumda bir veba gibi yayıldığı aktarılıyordu. Liyakat sisteminin çökmesi ve ekonomik hayatın felç olması, 620 yıllık koca bir çınarın devrilmesine yol açtı. Nitekim bu uyarılardan kısa bir süre sonra, 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması ile büyük devlet fiilen tarih sahnesinden silindi.

Yaşanılan bu büyük yıkımın ardından, bağımsızlığa inanan bir avuç insanın başlattığı Milli Mücadele ruhu ile yepyeni bir dönem başladı. Türk İstiklal Savaşı ile kazanılan askeri zafer, küllerinden doğan yepyeni bir yönetim biçiminin ve aralıksız süren büyük devrimlerin önünü açtı. Ancak 10 yıl süren kesintisiz savaş dönemi, tüm coğrafyayı tam anlamıyla bir harabeye ve yıkıntıya çevirmişti. Savaş alanlarında kazanılan başarıların ardından, bu kez de bitkin ve fakir düşmüş bir ülkeyi kalkındırma savaşı başladı. Devlet bir yandan eski dönemin biriken borçlarını kuruşu kuruşuna ödemeye çalışıyor, diğer yandan da tüm dünyayı sarsan 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı ile mücadele ediyordu. Bu ağır şartlar altında lider, halkın dertlerini yerinde görmek amacıyla sık sık geniş çaplı seyahatlere çıkıyordu.

Tarihsel Süreç İçerisinde Yaşanan Derin Siyasi Krizler

Bu kapsamlı yurt gezilerinden biri de 6 Mart 1930 tarihinde Antalya kentinde gerçekleşti. Lider, gün boyu yaptığı incelemelerin ardından kaldığı odaya çekildiğinde aşırı derecede yorgun, üzgün ve sinirliydi. Genel sekreteri Hasan Rıza Soyak’a içini döken büyük önder, her gittikleri yerde derin bir yokluk, maddi ve manevi bir perişanlık görmekten büyük acı duyduğunu itiraf ediyordu. Asırlarca dünyanın gidişatını umursamayan bilinçsiz yöneticilerin bıraktığı bu ağır mirasın sorumlusunun kendileri olmadığını dile getiriyordu. Büyük yeteneklere sahip olan halkın ise kutsal inanç şeklinde telkin edilen temelsiz görüşlerin etkisiyle uyuşup kaldığını büyük bir üzüntüyle anlatıyordu. Bu konuşma sırasında çağın akışını değiştiren liderin gözleri dolmuş ve elleri büyük bir teessürle titremişti.

Siyaset dünyasında yaşanan bu tarihsel gelişmeler, sonraki yıllarda çok farklı yönetim zihniyetlerinin ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Özellikle 11 Kasım 1938 tarihi itibarıyla başlayan süreç, tarihsel bilinçten ve birikimden yoksun kadroların milletin gerisinde kalmasına neden oldu. Kurucu liderin daha 1923 yılında meclislerin bile despotluk yapabileceğine ve bu despotluğun bireysel yönetimlerden daha tehlikeli olabileceğine dair uyarıları zamanla unutuldu. Meclislerin, milletin hayatına tamiri mümkün olmayan zararlar verebilecek kararlar alabileceği gerçeği göz ardı edildi. Sektörel etkiler incelendiğinde, bu tür köklü idari hataların toplumsal barışı ve ekonomik istikrarı ne kadar büyük bir krize soktuğu net olarak görülmektedir. Alınacak önlemler arasında, geçmişteki bu tarihi liyakat ve adalet ilkelerine sıkı sıkıya bağlı kalmak en hayati zorunluluktur.

Yakın Tarihin Siyasi Kırılma Noktaları ve Eleştiriler

Yakın tarihimizde yaşanan krizlerin temelinde, 2010 yılında yapılan Anayasa referandumu ve o dönemde ortaya çıkan bazı siyasi akımların büyük etkisi bulunmaktadır. Siyasi analistler ve yazarlar, bir gecede laikliğin, cumhuriyet değerlerinin ve kurucu kimliğin nasıl aşındırıldığını çok sert ifadelerle köşelerine taşıdılar. Yaşanan bu büyük referandum fırtınasının, ilerleyen yıllarda adeta toplumsal bir depreme dönüştüğü açıkça ifade ediliyor. En acı verici iddialardan biri de bizzat kurucu liderin emaneti olan siyasi partinin bile zamanla kendi özünden ve değerlerinden uzaklaşarak yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmasıdır. Bu durum, kurucu felsefeye gönülden bağlı olan kitleler arasında çok büyük bir hayal kırıklığı ve derin bir endişe kaynağı oluşturmaktadır.

Ünlü yazar Falih Rıfkı Atay, geçmişte kaleme aldığı bir eserinde, kurucu liderin bugünleri görmesi durumunda takınacağı tavrı çok net bir şekilde özetlemiştir. Siyasi partilerin ve toplumun kurucu değerlere olan vefasızlığı, günümüz aydınları tarafından da en çok eleştirilen konuların başında geliyor. Eğer cumhuriyet değerlerine bağlı olan mevcut siyasi partiler ortak bir gaye etrafında birleşmezlerse, kaçınılmaz bir siyasi çöküşün yaşanacağı vurgulanıyor. Kurucu liderin gençliğe, çocuklara, kadın erkek eşitliğine, doğaya ve bilime olan sevdası, ülkenin geleceğinin yegane teminatı olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle geçmişte yapılan idari hatalardan ders çıkarılarak, liyakat ve adalet ilkelerinin devlet yönetiminde yeniden hakim kılınması gerekmektedir.

Geleceğe Yönelik Stratejik Senaryolar ve Çözüm Yolları

Tarih boyunca yaşanan tüm bu büyük idari, askeri ve toplumsal çöküşlerin arkasında her zaman adalet duygusunun kaybolması ve adam kayırmacılık yatmaktadır. Osmanlı döneminin sonunu getiren süreç ile yakın tarihte yaşanan siyasi savrulmalar karşılaştırıldığında, hataların ne kadar benzer olduğu açıkça görülmektedir. Gelecekte benzer felaketlerin yaşanmaması adına, devletin tüm kurumlarında köklü bir liyakat reformunun yapılması kaçınılmaz bir hal almıştır. Toplumun her kesimini kucaklayan, adil, şeffaf ve hukukun üstünlüğüne dayalı bir yönetim anlayışı, istikbalin en güçlü güvencesi olacaktır. Siyaset yapıcıların, geçmişteki tarihi raporları ve uyarıları birer kılavuz olarak kabul etmesi, ülkeyi aydınlık yarınlara taşıyacak en önemli adımdır.

Sonuç olarak, gerek 1917 yılındaki o askeri raporlar gerekse cumhuriyetin kuruluş yıllarında çekilen büyük acılar, bizlere bağımsızlığın ne kadar zor kazanıldığını göstermektedir. Kurucu felsefenin ve cumhuriyet ilkelerinin etrafında kenetlenmek, her bir vatandaşın ve siyasi aktörün en temel görevi olarak önümüzde durmaktadır. Siyasi kulislerde konuşulan yeni ittifak arayışları ve ortak akıl toplantıları, bu kötü gidişatı durdurmak adına umut verici gelişmeler olarak değerlendirilebilir. Önümüzdeki günlerde atılacak olan stratejik adımlar, hem siyasi partilerin kendi kaderini hem de genel idari yapının gelecekteki konumunu tamamen belirleyecek bir öneme sahiptir. Tarihten ders alan toplumlar, köklü geçmişlerinin üzerine çok daha güçlü ve sarsılmaz bir gelecek inşa etmeyi her zaman başaracaklardır.

Başa dön tuşu