Gezi Direnişi’nin 13. yıldönümü, tıp camiasından tarihi bir uyarıya sahne oldu. Türk Tabipleri Birliği (TTB), 28 Mayıs 2013’te İstanbul Taksim’deki Gezi Parkı’na iş makinelerinin girmesiyle başlayan ve 31 Mayıs’ta tarihin en büyük kitlesel hareketlerinden birine dönüşen Gezi Direnişi’nin bu anlamlı yıl dönümünde son derece kritik bir kırılma noktasına dikkat çekti. Sağlık dünyasının en köklü örgütlerinden biri olan TTB, yıldönümü vesilesiyle yayımladığı yazılı açıklamada yalnızca tarihe değil, tam olarak bugün yaşanan gelişmelere de keskin bir ayna tuttu. Açıklamanın odağında, 24 Mayıs 2026’da CHP Genel Merkezi’nde polis müdahalesi sırasında yoğun biçimde kullanılan biber gazı yer aldı. Bu uygulamanın uluslararası hukuk çerçevesinde artık bir gösteri kontrol aracı olarak değil, kimyasal silah olarak değerlendirilmesi gerektiği vurgulandı.
Gezi’den Bugüne Baskının Değişen Yüzü
Gezi Direnişi’nden bu yana geçen 13 yılda, toplumsal muhalefetin üzerindeki baskının nasıl evrildiğini izlemek mümkün oldu. TTB, açıklamasında bu süreci son derece keskin bir çerçeveye oturttu ve demokratik hak arayışlarının önünde engellerin giderek yükseldiğini, seçilmiş siyasetçilerin tutuklandığını, muhalefetin ise yargı eliyle susturulmaya çalışıldığını kayıt altına aldı. Bu otoriter uygulamaların yaşamın her alanını kuşattığını vurgulayan TTB, 2013’teki Gezi eylemlerinden bugüne tüm toplumsal gösterilerde yoğun biçimde başvurulan biber gazı ve gösteri kontrol ajanlarının, söz konusu baskının en somut tezahürü olduğunu belirtti. Geçen 13 yılın bir bilanço niteliği taşıdığı ve bu tablonun dikkatle okunması gerektiği özellikle altı çizildi. Baskı politikalarına karşı toplumsal mücadelenin sürdürüleceğini ilan eden TTB, bu tutumun salt bir tepki değil, uzun soluklu bir tarihsel sorumluluk bilincinin ürünü olduğunu açıkça ortaya koydu.
24 Mayıs 2026, siyasi açıdan son derece gerilimli bir güne dönüştü. CHP Genel Merkezi’nde gerçekleştirilen polis müdahalesi sırasında CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve çok sayıda parti üyesi binadan ayrılmak zorunda bırakıldı. Bu süreçte kapalı bir mekânda son derece yoğun biber gazı kullanıldığı gözlemlendi; söz konusu uygulama, kısa sürede tıp camiasının gündemine girdi. TTB’nin bu olayı açıklamasının tam merkezine alması, yaşananın yalnızca siyasi değil, tıbbi ve hukuki bir sorun olarak da ele alınması gerektiğine işaret etti. 26 Mayıs 2026’da İzmir’deki CHP buluşmasında da Taktik ve Önleme Müdahale Aracı (TOMA) ile biber gazı kullanılarak kalabalığa müdahale edilmesi, kamuoyunda yeni bir tartışmanın kapılarını araladı. Bu 2 ayrı olayın peş peşe yaşanması, toplumsal güvenlik politikasına ilişkin soruları giderek daha acil bir zemine taşıdı.
Kimyasal Silahlar Konvansiyonu Ne Diyor?
Biber gazının kimyasal silah sayılıp sayılamayacağı sorusu, yalnızca bilimsel değil, aynı zamanda uluslararası hukukun sınırlarını da doğrudan ilgilendiriyor. 1997 yılında pek çok ülkeyle birlikte imzalanan Kimyasal Silahlar Konvansiyonu, bu tür ajanların belirli koşullar altında kullanılması durumunda kimyasal silah niteliği kazandığını açıkça ortaya koyuyor. Söz konusu koşullar şunlardır: Biber gazının kapalı mekânlarda uygulanması, yakın mesafeden yöneltilmesi ya da bir kalabalığa çok yoğun biçimde kullanılması. Bu 3 koşulun herhangi birinin gerçekleşmesi, maddeyi gösteri kontrol ajanı olmaktan çıkarıp uluslararası sözleşmeler kapsamında yasak kapsamına sokuyor. 1996 yılında tam 90 ülke, Birleşmiş Milletler nezdinde biber gazının yasaklanması için imza verdi. Bu tabloya karşın biber gazı, bugün de pek çok ülkenin polis güçleri tarafından yaygın biçimde kullanılmaya devam ediyor. TTB, 24 Mayıs’ta CHP Genel Merkezi’nde yaşananların Konvansiyon’un öngördüğü ölçütleri eksiksiz karşıladığını belirterek, orada uygulanan gazın bir gösteri kontrol aracı değil, yasaklı kimyasal silah niteliği taşıdığını açıkça ilan etti.
Biber gazı olarak bilinen madde, “oleoresin kapsikum (OC)” adı verilen ve acı biber özünden elde edilen bir bileşiği barındırıyor. Solunum yollarını, gözleri ve cildi son derece hızlı ve şiddetli biçimde etkiliyor. Kapalı mekânlarda maruz kalma süresinin uzaması ya da dozun artması durumunda bu etkiler, geçici rahatsızlıkların çok ötesine geçiyor. TTB’nin 2011 yılında yayımladığı “Gösteri Kontrol Ajanları” başlıklı kitapçık, biber gazının ölümcül boyutlarını belgelemişti. Hopa’da hayatını kaybeden öğretmen Metin Lokumcu’nun ölümünün biber gazıyla doğrudan ilişkili olduğu, Adli Tıp Kurumu raporlarıyla da teyit edilmişti. Bu trajik gerçek, yıllar önce kamu gündemine taşınmış olmasına karşın uygulamalarda köklü bir değişikliğe yol açmamıştı.
TTB’nin Bilimsel Raporları ve Danışma Kurulu
Türk Tabipleri Birliği’nin biber gazına karşı tutumu, salt anlık bir siyasi refleks değil, onlarca yıla yayılan bilimsel çalışmaların ürünüdür. TTB bünyesinde kurulan Gösteri Kontrol Ajanları Bilimsel Danışma Kurulu, ilk toplantısını 17 Haziran 2013’te TTB Merkez binasında yaptı. Bu kurula, Uzmanlık Dernekleri Eşgüdüm Kurulu üyesi derneklerden bilim insanları davet edildi ve kısa, orta ile uzun vadeli hedefler belirlenerek kapsamlı araştırma süreci başlatıldı. Yıllar içinde geliştirilen bu bilimsel birikim, somut raporlara ve kitapçıklara dönüştü. 2025 yılında yayımlanan “Gösteri Kontrol Ajanlarının Sağlığa Etkileri ve Hak İhlalleri: Mart 2025 Dönemine İlişkin Bir Değerlendirme” başlıklı kitapçık, bu uzun çalışmanın en güncel ve kapsamlı çıktısı olarak kamuoyuyla paylaşıldı. TTB, bu bilimsel altyapının varlığı sayesinde dile getirilen iddiaların, yalnızca siyasi söylemden değil, somut tıbbi kanıtlardan beslendiğini özenle vurguladı.
Tıp otoritelerinin bu denli kararlı bir tutum sergilemesinin arka planında, biber gazına maruziyetin yarattığı somut sağlık riskleri yatıyor. Gözlerde yanma, görme kaybı, ciddi solunum güçlüğü, akut astım atakları ve özellikle kapalı alanlarda uzun süreli maruziyetin neden olduğu ölüm riski bu tehlikelerin başında sıralanıyor. Kronik solunum yolu hastalığı taşıyanlar, dolaşım bozukluğu yaşayanlar ve yaşlı bireyler için bu risk çok daha yüksek seyrediyor. Yakın mesafeden yüksek dozda maruz kalmak, kalıcı akciğer hasarına ve ağır kardiyovasküler sorunlara zemin hazırlayabiliyor. Sağlık meslek örgütleri bu gerekçelere dayanarak söz konusu maddenin kullanım alanının radikal biçimde kısıtlanması, hatta tamamen ortadan kaldırılması gerektiğini defalarca kamuoyuna duyurdu. Bu veriler, TTB’nin açıklamasını diplomatik bir nezaket beyanının çok ötesine taşıyan en güçlü dayanak noktasını oluşturuyor.
“Karanlık Gider, Gezi Kalır”
TTB, açıklamasını yalnızca bir eleştiri belgesiyle sınırlı bırakmadı; ileriye dönük bir duruşu da berraklıkla ortaya koydu. Ortadoğu başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde egemen olan savaş ortamına karşı barışı, baskıya ve şiddete karşı ise laik ve demokratik bir geleceği savunmaya devam edeceklerini açıkça ilan eden TTB, bu çizginin Gezi’den bu yana hiç değişmediğini bir kez daha hatırlattı. Açıklamanın en güçlü sözleri son paragrafına saklanmıştı: “Umut bitmez, iyi hekimlik susmaz. Karanlık gider, Gezi kalır!” Bu satırlar, 13 yıl öncesine uzanan tarihsel bir direniş çizgisinin bugüne taşınmasından başka bir şey değildi. TTB, Gezi’nin yalnızca bir park eylemi olmadığını, bu ülkenin demokrasi ve özgürlük iradesinin kalıcı bir kanıtı olduğunu vurguladı. Aynı zamanda toplumsal olaylar sonrasında etkilenen kişilere ulaşmak, belgeleme yapmak ve tedavi süreçlerini izlemek adına sahada fiilen çalışmaya devam ettiklerini de kamuoyuyla paylaştı.
Biber gazı tartışmasının önümüzdeki süreçte gündemden düşmeyeceği görülüyor. TTB’nin bu denli kapsamlı, bilimsel dayanaklı ve kararlı bir açıklama yapması, konunun artık siyasi söylem düzeyinde kalmadığını, hukuki ve kurumsal bir hesap sorma talebine doğru ilerlediğini açıkça gösteriyor. Kimyasal Silahlar Konvansiyonu’nu imzalamış ülkelerin bu sözleşmeyi iç hukukta da tutarlı biçimde uygulaması gerekiyor; ancak özellikle kapalı mekânlardaki biber gazı kullanımının sürmesi, uluslararası hukukla iç pratik arasındaki derin uçurumu bir kez daha gözler önüne seriyor. TTB’nin bu açıklaması, söz konusu uçurumu kapatmak için sistematik bir baskı aracına dönüştürülmek üzere tasarlandı. Meclis komisyonlarından sivil toplum platformlarına, uluslararası insan hakları örgütlerinden muhalefet partilerine kadar geniş bir yelpazede bu açıklamanın yankılarının önümüzdeki günlerde de devam edeceği öngörülüyor. TTB’nin, benzer bir müdahale yaşanması durumunda daha da kapsamlı adımlar atacağının sinyalini verdiği de gözden kaçmıyor.






