Din-İslamSon Dakika Gelişmeleri

Yüzleri Üstü Sürüklenecek Olan Kibirlilerin İnkar Dolu Hikayesi

İlahi mesajın kutsal soluğunu kulak ardı edenlerin kapıldığı büyük yanılgı, mahşer gününün dehşetli sahneleriyle birleşerek insanlık tarihinin en sarsıcı uyarılarını oluşturuyor. Kendini kainatın merkezinde gören insanoğlunun kibri, hakikatin berrak sularını bulandırmak için asırlardır aynı bayat bahanelerin arkasına sığınmaya devam ediyor. Gökyüzünün kapıları aralanıp da gerçeklerle yüzleşme vakti geldiğinde, zamanında kulak tıkanan o ilahi ikazların asıl kıymeti nihayet idrak edilecek. Ancak o gün, pişmanlık gözyaşlarının toprağa düşen kuru bir damladan öteye geçmeyeceği, her şeyin rollerinin çoktan dağıtıldığı büyük bir mahkeme kurulmuş olacak.

Furkan Suresi bünyesinde barındırdığı ilahi tehditler ve müjdeler ile insan zihnini sarsan derin bir hakikat dünyasının kapılarını aralıyor. Mekke döneminin o zorlu ve baskıcı atmosferinde nazil olan bu ayetler, dönemin kibirli müşriklerinin hırslarını ve peygambere karşı öne sürdükleri asılsız bahaneleri ele alıyor. Kendilerini toplumun en üst basamağında gören, mal ve mülkleriyle övünen o zümre, ilahi rehberliğin neden kendilerine doğrudan gelmediğini sorgulayacak kadar büyük bir azgınlığın içine düşüyor. Meleklerin kendi üzerlerine indirilmesi gerektiğini veya bizzat yaratıcıyı açıkça görmeleri gerektiğini iddia ederek inatlarını sürdürüyorlar. Bu büyüklenme dalgası, aslında kalplerindeki derin kıskançlığın ve statü kaybetme korkusunun dışa vurumu olarak tarihteki yerini alıyor.

×

Geçmiş kavimlerin de benzer yollardan geçerek kendi sonlarını hazırladığını belirten uzmanlar, insanoğlunun bu tavrının psikolojik bir savunma mekanizması olduğunu vurguluyor. Musevi kavminin çöllerde ilerlerken sergilediği inatçı tutum ile Mekke sokaklarındaki inkarcıların dili, asırlar boyu aynı kibirli kelimelerle şekilleniyor. Doğal güçlerin, radyasyon dalgalarının veya gökten düşecek devasa meteorların kendi gözleri önüne serilmesini isteyen bu zihniyet, aslında mucize görseler bile inanmayacak bir körlüğün esiri oluyor. İnanç dünyasını tamamen kendi tekellerine almak isteyen aristokrat yapılar, hakikatin yalın ve sade bir şekilde, yetim kalmış bir elçi vasıtasıyla aktarılmasını asla hazmedemiyor.

Büyük mahkeme kurulup da amellerin hesabı sorulmaya başlandığında, dünyada yapılan tüm işlerin önüne geçilerek darmadauman edileceği gerçeği tokat gibi iniyor. Ahiret gününe ve hesaba çekileceğine zerre kadar inanmayan bireylerin, dünyada iyilik adına ürettikleri ne varsa hepsinin saçılmış toz zerrelerine döneceği aktarılıyor. Issız çöllerdeki susuz bir insanın Serap peşinde koşması gibi, inkarcıların amelleri de o gün ellerinden kayıp giderek bomboş bir hiçliğe bürünüyor. Fırtınalı bir günde rüzgarın önüne katıp savurduğu küller misali, ne bir tartıda değer buluyorlar ne de teraziye girecek bir ağırlık oluşturabiliyorlar. Bu durum, niyetin ve imanın olmadığı hiçbir amelin ilahi adalet mekanizmasında yer bulamayacağının en net kanıtı olarak sunuluyor.

Karamsar tabloların ardı ardına sıralandığı o dehşet anlarının hemen ardından, cennet halkının tasviriyle kalplere serin bir su serpiliyor. İlahi adaletin bir tecellisi olarak, inanan ve hayatını bu doğrultuda şekillendirenlerin kalacakları yerlerin ne kadar huzurlu, dinlenecekleri mekanların ne kadar güzel olacağı müjdeleniyor. Cehennem azabının yakıcı ve daraltıcı sahneleriyle tezat oluşturan bu müjdeler, müminlerin zorlu dünya hayatındaki sabırlarının en büyük mükafatı olarak öne çıkıyor. Ateşin ashabı ile cennetin ashabının asla bir tutulamayacağı, o gün asıl kurtuluşa erenlerin yalnızca kalbini hakikate açanlar olacağı usta bir dille beyan ediliyor.

Gökyüzünün beyaz bulutlarla yarılacağı, evrendeki tüm dengelerin altüst olacağı o kozmik çöküş günü, meleklerin ve görünmez orduların ardı ardına yeryüzüne indirileceği sahneleniyor. İşte o gün gerçek hükümranlığın ve mutlak otoritenin yalnızca Rahmana ait olduğu gerçeği, tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriliyor. Dünyada kendilerine sahte ilahlar ve rehberler edinenlerin, o büyük dehşet anında parmaklarını ısırarak Eyvah diyecekleri, keşke elçiyle aynı yola girseydim diye feryat edecekleri anlatılıyor. İnsanı doğrudan doğruya rezilliğe ve hüsrana sürükleyen o kötü dostların, karanlık odakların peşinden gitmenin faturası mahşer meydanında en ağır biçimde ödeniyor.

İlahi adaletin tecelli ettiği o mahkeme salonunda, en sarsıcı şikayetlerden biri de bizzat alemlere rahmet olarak gönderilen elçinin dilinden dökülüyor. Elçi, kendi toplumunun bu kutsal kitabı tamamen terk edilmiş, kenara atılmış bir mahiyete bürüdüğünü söyleyerek yaratıcısına şikayette bulunuyor. Müslüman olduğunu iddia eden ancak hayat tarzını, ahlakını ve kararlarını bu rehberin dışındaki kaynaklara göre şekillendiren kitlelerin acı tablosu ortaya konuyor. Kitabın rehberliğinden uzaklaşarak başka fikri akımların, kişilerin veya menfaatlerin peşinden gidenlerin, aslında kendi elleriyle nasıl bir hüsran hazırladıkları mahkeme tutanaklarına bir bir işleniyor.

Her devirde hakikat elçilerinin karşısına dikilen günahkar düşmanların, örgütlü cehaletin varlığı ilahi bir yasa olarak insanın karşısına çıkıyor. Ebu Cehillerin, Velid bin Mugirelerin sergilediği düşmanlıkların sadece o döneme ait olmadığı, her çağda hak ile batılın savaşının aynı şiddetle devam ettiği vurgulanıyor. Bu amansız mücadelede inananlara en büyük teselli ise, koruyucu ve yardımcı olarak mutlak gücün her zaman yeteceği gerçeğidir. Kutsal kelamın neden bir kerede toplu halde inmediğini sorgulayan inkarcı zihniyete karşı, bu metnin parça parça indirilmesinin ardındaki muazzam pedagojik ve psikolojik sırlar açıklanıyor.

Metnin yavaş yavaş, olaylar ve ihtiyaçlar çerçevesinde inmesi, inananların kalbine hakikatin perçinlenmesini ve zihinlerdeki sorulara anında cevap üretilmesini sağlıyor. Toplu halde gelseydi ezberlenmesi, hazmedilmesi ve hayata aktarılması imkansız hale gelecek olan bu rehber, adeta bir doktorun hastasına reçeteyi zamana yayarak uygulaması gibi şifa dağıtıyor. Her bir parçada inkarcılara meydan okuyan, onların benzer bir metin üretme iddialarını kökünden çürüten bu sistem, kelamın muhteşemliğini zihinlere kazıyor. Cümlelerin, paragrafların hiçbir karmaşaya mahal vermeyecek şekilde, mükemmel bir nizam içinde dizilmiş olması da bu ilahi yapının estetik gücünü gösteriyor.

Kutsal metnin anlaşılması için beşeri ve zorlama tefsirlere ihtiyaç duymadığı, kendi kendini en güzel biçimde açıklayan eşsiz bir sisteme sahip olduğu aktarılıyor. Bir ayetin kapalı gibi görünen yönü, bir başka surenin berrak cümleleriyle aydınlatılarak insanın önüne muazzam bir bilgi sofrası kuruluyor. Bu sofradan yüz çeviren, gözlerini ve kulaklarını hakikate kapatan inkarcıların sonu ise kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzüstü sürüklenerek cehennemin derinliklerine atılmak oluyor. Kibirle dikilen başların, mahşer gününde tozun toprağın içinde nasıl sürtüleceği, yolların ve mekanların en kötüsüne nasıl mahkum edilecekleri sarsıcı bir üslupla tamamlanıyor.

Başa dön tuşu