Ahmet Davutoğlu hakkında açılan cumhurbaşkanına hakaret davası, birlikte yönetilen yılların ardından gelen bir kırılma olarak okunuyor. Recep Tayyip Erdoğan ile başbakanlık döneminde omuz omuza çalışan isim, sistem değişince Gelecek Partisi genel başkanlığına geçti. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) içindeki eski tablo, 5 yıl önce Bingöl’de dile getirilen ağır ithamlarla bugün savcılık dosyasına bağlandı. Pazartesi günü ifade verilmesi beklenirken kamuoyu dünün ittifakını bugünün mesafesiyle karşılaştırmaktadır. Yazının ilerleyen bölümlerinde siyasi ortaklığın çözülmesi, geçmiş sözlerin bedeli, Şam hattındaki diplomatik dengesizlik ve kamusal dilin spor başarısıyla sınanan hafıza ayrı ayrı işlenecektir. Böylece okur hem yargı takvimini hem siyasetin dilini hem de dış politikanın simgesel yüzünü bir arada değerlendirebilecektir.
Siyasi ortaklığın çözülmesi ve yargıya yansıyan hesap
Bu noktadan sonra bakış, dünün omuz omuza yürüyüşünden bugünün dosya kapağına nasıl gelindiğini daha yakından kurcalamaya yöneliyor. Ülkenin anayasa değişikliği öncesinde başbakanlık makamı hâlâ ayaktaydı ve yürütmenin ikinci kolu fiilen çalıştığı için kararlar tek odada değil iki odada olgunlaşıyordu. O dönemde eski başbakan, cumhurbaşkanının henüz bugünkü geniş yetki demetine sahip olmadığı bir düzende göreve gelmiş ve günlük idareyi omuzlamıştı. İki isim aynı hedefi paylaşır görünüyordu ve kamuoyuna yansıyan tablo sıkı bir uyum, ortak miting dili ve ortak dış politika tahayyülü izlenimi veriyordu. Suriye başlığı o yılların ortak söyleminde özel bir yer tutmuş, Şam hayali siyasi tahayyülün parçası haline gelmiş ve seçmen hafızasına güçlü imgelerle işlemişti. Koşullar değişip başbakanlık kalkınca aynı sahnenin aktörleri ayrı kulvarlara dağıldı ve birbirini tamamlayan cümleler yerini birbirini gölgeleyen cümlelere bıraktı. Bu dağılış yalnızca koltuk değişimi değil, anlatıların da birbirinden kopması ve geçmişin ortak defterinin ayrı kalemlerle yeniden yazılması anlamına geldi.
Kamuoyunda Ahmet Davutoğlu ile ilgili tartışma, kişisel bir kırgınlıktan çok kurumsal dönüşümün izini taşır ve bu iz sistem değişikliğinin bütün sonuçlarını görünür kılar. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş eski dengeyi ortadan kaldırdı ve tek merkezli bir yürütme doğurduğu için eski ortaklık dili de geçerliliğini yitirdi. Bu yeni düzende muhalefet koltuğuna geçen eski yol arkadaşı, iktidarın birikim ilişkilerini sert cümlelerle eleştirmeye başladı ve eleştiri dozunu yükseldikçe hukuk koridoru da yaklaştı. Eleştirinin hukuka konu edilmesi ise ifade özgürlüğü ile kişiye özel koruma alanının sınırını yeniden tartışmaya açtı çünkü aynı fiil birine göre denetim, diğerine göre saldırı görünüyor. Deneyimli gözlemciler, dosyanın zamanlamasının tesadüften çok siyasi konjonktüre bağlı okunabileceğini belirtiyor ve bu okuma yargı takvimi ile seçim takviminin çakıştığı her dönemde tekrarlanıyor. Yargının bağımsız görünümü bu tür dosyalarda toplumun güven duygusunu doğrudan etkiler ve güven bir kez sarsılınca onarımı yıllar alır. Bu yüzden sürecin şeffaf işlemesi yalnızca tarafları değil bütün siyaset zeminini ilgilendirir ve kurumsal itibarın ham maddesi haline gelir.
Kurulan yeni partinin çatısı altında Gelecek Partisi genel başkanı, eski kadrolarla hesaplaşan bir dil kurdu ve bu dili miting meydanından televizyon stüdyosuna kadar taşıdı. Bu dil ortak geçmişi öven bir nostalji değil, kaynakların nasıl dağıtıldığına dair ağır bir itham içeriyordu ve ithamın hedefinde servet, akrabalık ve büyük müteahhitlik ilişkileri duruyordu. İthamın muhatabı olan iktidar bloğu ise sözleri hakaret kapsamına sokan bir hukuki yolu tercih etti ve böylece siyasi cevap yerine savcılık evrakı öne çıktı. Tercih muhalefetin eleştiri eşiğini yükselten bir etki doğurabilir çünkü konuşan herkes bir sonraki cümlenin dosyaya dönüşüp dönüşmeyeceğini hesaplamaya başlar. Siyaset sosyolojisi açısından bakıldığında eski yol arkadaşlığının düşmanlığa evrilmesi seçmende hayal kırıklığı da üretir ve bu hayal kırıklığı sandığa güven kadar liderlik vaadine de zarar verir. Aynı masada oturanların sonradan birbirini yargı koridorunda görmesi kurumsal hafızayı zedeler ve genç seçmenin gözünde bütün sahneyi tiyatroya çevirir. Bu zedelenme uzun vadede partiler üstü bir güven sorununa dönüşebilir ve onarılmayan güven her seçimde daha pahalıya mal olur.
Geçmiş sözlerin bugünkü bedeli ve ifade takvimi
Bingöl’de 5 yıl önce söylenen cümleler bugün Ahmet Davutoğlu açısından bir ifade yükümlülüğüne dönüşmüştür ve bu dönüşüm sözün ömrünün siyasi ömürden uzun olabildiğini gösterir. Sözlerin özü servetin katlanması, haram kazanç iddiası, akraba çevresinin zenginleşmesi ve 5 müteahhide ülke imkânlarının aktarıldığı yönündeki ağır tespitlerden oluşuyordu. Bu tespitler siyasi polemik sınırında durabileceği gibi hakaret suçu iddiasıyla da okunabilmektedir ve iki okuma arasındaki mesafe hukuki yorumun genişliğine bağlıdır. Aradan geçen süre hem unutuşu hem hatırlayışı aynı anda büyüttü çünkü kriz anlarında arşiv yeniden açılır ve eski kayıt yeni anlam kazanır. Hukukçular arasında zamanaşımı, bağlam ve somut muhatap unsurlarının ayrı ayrı tartılması gerektiği vurgulanıyor ve bu tartı yapılmadan verilen her hüküm acelecilik şüphesi doğurur. İfade gününün pazartesiye alınması medya gündemini de kısa süreliğine bu dosyaya kilitleyecektir ve kilitlenen gündem başka başlıkları gölgede bırakacaktır. Kilidin nasıl açılacağı ise yalnızca mahkeme salonunu değil sokaktaki adalet algısını da etkileyecektir çünkü vatandaş hükmü değil hükmün gerekçesini ve zamanını da tartar.
Bir dönemin önceki hükümet ortağı, o yıllarda alınan kararların altında imza bulunan bir figürdü ve bu imza bugünkü eleştirinin ahlaki ağırlığını da etkiler. Bu durum eleştirinin inandırıcılığı tartışmasını da beraberinde getirir çünkü ortak sorumluluk iddiası her iki tarafı da bağlar ve bağ kopunca geçmişin sessizliği hatırlanır. Eleştiren taraf geçmişteki sessizliğiyle bugünkü yüksek sesi arasında bir tutarlılık sınavı verir ve sınavı belgeyle vermezse söylemi zayıf düşer. Eleştirilen taraf ise dünün ortaklığını yok sayarak yalnızca hakaret cümlesine odaklanmayı seçer ve böylece tartışmayı dar bir ceza maddesine sıkıştırır. İki okuma da seçmenin zihninde çarpışır ve basit bir suç duyurusu olmaktan çıkarak rejim tartışmasının parçası haline gelir. Siyasi etik açısından bakıldığında ortaklığın bozulduğu anda arşivlenen cümlelerin güncellenmesi toplumda seçici hafıza izlenimi uyandırır ve seçici hafıza adalet duygusunu aşındırır. Bu izlenim kurumların tarafsızlığına dair kuşkuyu besler ve kuşku bir kez yayıldı mı resmi açıklamalar yetmez hale gelir.
Dosyanın merkezine oturan Ahmet Davutoğlu anlatısı, servet ve inşaat ilişkileri üzerinden bir ekonomik eleştiriyi de taşır ve bu eleştiri yalnızca ahlak cümlesi değil sektör cümlesi olarak da okunmalıdır. 5 müteahhit vurgusu kamu ihaleleri ve büyük projeler etrafında yıllardır konuşulan bir yapısal meseleye işaret eder çünkü büyük işler büyük kararlarla ve büyük yakınlıklarla yürür. İnşaat sektörünün siyasetle kurduğu bağ istihdam ve büyüme kadar rant tartışmasını da büyütür ve tartışma şeffaf muhasebeyle kapanmazsa sürekli yenilenir. Bu tartışmanın hakaret davasına evrilmesi ekonomik eleştirinin hukuki riske dönüşmesi anlamına gelebilir ve risk büyüdükçe kamu ihalelerini konuşmak cesaret işi haline gelir. Sektörel düzlemde yatırımcı güveni öngörülebilir bir yargı dili bekler çünkü sermaye belirsizliği değil kuralı fiyatlar. Öngörülebilirlik zayıfladığında hem yerli hem uluslararası aktörler siyasi risk primini yükseltir ve primin faturası eninde sonunda kamu finansmanına yansır. Bu nedenle dosya yalnızca iki siyasetçiyi değil piyasa psikolojisini de dolaylı biçimde ilgilendirir ve ekonomik istikrarın görünmeyen maliyet kalemlerinden birini oluşturur.
İfadenin içeriği henüz kamuoyuna tam yansımamışken eski kabine lideri etrafındaki spekülasyon artmaktadır ve spekülasyon boşluğu dolduran en ucuz malzemedir. Spekülasyonun boşluğu taraflı yayınların kendi çerçevesini dayatmasına yol açar ve çerçeve bir kez oturdu mu düzeltmek haberden daha zordur. Bu boşluğu doldurmanın yolu iddianın maddi unsurlarını tek tek ortaya koymak ve belgelerle konuşmaktır çünkü belge iddianın iskeletini, yorum ise yalnızca derisini oluşturur. Belgeye dayanmayan itham da belgesiz savcılık işlemi de kamu vicdanını aynı ölçüde yorar ve yorgun vicdan kısa yoldan taraf seçer. Deneyimli hukukçular hakaret suçunun öznel yorum alanının genişlemesinin muhalefet zeminini daraltabileceğini söyler ve daralma sessiz bir oto sansür üretir. Daralan zemin seçim dönemlerinde daha da görünür hale gelir çünkü her cümle rakip karargâhında delil gibi okunur. Bu görünürlük demokratik yarışın kalitesini düşüren bir yan etki üretir ve kalitesiz yarış seçmeni değil sloganı büyütür.
Zamanın geçmesi geçmiş dönemdeki yürütme ortağının cümlelerini ne unutturur ne de olduğu gibi muhafaza eder çünkü hafıza her krizde yeniden montajlanır. Her yeni kriz eski kaydı yeniden dolaşıma sokar ve anlamını günceller, bazen cümleyi ağırlaştırır bazen de bağlamından koparır. Güncelleme işlemi bazen hakikati büyütür bazen de sapmayı büyütür ve bu iki büyüme ancak kaynak gösterilerek ayırt edilir. Bu yüzden arşiv disiplini ve bağlama bağlı okuma sağlıklı bir kamu tartışmasının önkoşuludur ve önkoşul yoksa gürültü bilgi yerine geçer. Önlem olarak siyasi aktörlerin konuşmalarını kayıt altına alırken hukuki eşiği de hesaba katması gerekir ki yarın aynı cümle bumerang gibi geri dönmesin. Hesaba katmak susturmak demek değildir, ölçülü ve belgelenmiş eleştiri demektir ve belgeyle konuşan dil daha uzun ömürlü olur. Ölçü kaçtığında hem konuşan hem konuşulan kaybeder ve geriye yalnızca yıpranmış bir kurum manzarası kalır, o manzara da seçmenin güvenini emer.
Şam hattında tek taraflı diplomasi ve itibar meselesi
Aynı günlerin bir başka sahnesi Şam’da kurulmuş bir düğün sofrasında belirdi ve sofra iç politikanın gölgesinde kalan dış politikanın parlak yüzünü gösterdi. Türkiye’nin Şam Büyükelçisi Nuh Yılmaz’ın kızı Zehra için düzenlenen merasim beş yıldızlı bir görünümle anlatıldı ve anlatı görselliği protokolün önüne geçirdi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve bazı bakanların katılımı davetin siyasi ağırlığını artırdı çünkü bakanlar sıradan misafir değil devletin görünür mührüdür. Ağırlık yeni Suriye yönetimine verilen fiili tanımanın toplumsal yüzü gibi okundu ve okuma hem destek hem eleştiri üretti. Ancak aynı dönemde Ankara’ya karşılık bir büyükelçi ataması görünür olmadı ve görünmezlik protokolde boş sandalye gibi durdu. Bu asimetri diplomasi protokolünde eşitlik ilkesini zedeler çünkü temsil karşılıklılıkla tamamlanır. Eşitlik zedelenince kamuoyunda adam yerine konmama duygusu büyür ve duygu bir kez yayıldı mı resmî açıklama yetmez hale gelir.
İçeride Ahmet Davutoğlu dosyası konuşulurken dışarıda büyükelçilik dengesi de sessiz bir sınav vermektedir ve iki sınav aynı anda okununca ülkenin sözü ikiye bölünmüş gibi durur. Türkiye’nin Şam’a temsilci göndermesi stratejik bir tercih olarak savunulabilir çünkü boşluk bırakılan her başkent başka aktörlere kalır. Tercihin karşılıksız kalması ise itibar hesabını zorlaştırır ve itibar diplomasisinde simge bazen metinden daha yüksek sesle konuşur. Karşılıklılık küçük devlet büyük devlet ayrımı olmaksızın protokolün temel taşıdır ve taş oynayınca bütün bina eğilir. Taş yerinden oynayınca muhalefet de iktidar da aynı soruyu sormak zorunda kalır çünkü soru partizan değil kurumsal bir sorudur. Soru basittir ve karşı tarafın Ankara’ya temsilci göndermekte neden geciktiğini sorar, gecikme gerekçesiz kaldıkça spekülasyon ürer. Gecikmenin yanıtı gelmezse anlatı ülkenin küçültüldüğü yönünde bir algıya kayabilir ve algı dış politikada fiili kayıptan daha pahalıya mal olabilir.
Dış politikanın iç siyasetle kesiştiği yerde Ahmet Davutoğlu döneminin Şam tahayyülü de hatırlanır ve hatırlanan tahayyül bugünün mütevazı dengesini daha çarpıcı kılar. O tahayyül Emevi Camisi’nde namaz motifine kadar uzanan geniş bir iddiayı barındırıyordu ve iddia hem duygusal hem stratejik bir vaat gibi sunulmuştu. Bugünün tablosu o iddianın çok daha mütevazı ve kırılgan bir diplomatik dengeye indiğini gösterir çünkü sahadaki aktörler değişmiş, öncelikler kaymış, maliyetler artmıştır. Denge kurulurken içerideki yargı tartışmalarının gölgesi de masaya düşer ve gölge dış muhataba iç gerilimin fotoğrafını verir. Çünkü bir ülke aynı anda hem eski başbakanını mahkemeye çağırıp hem de yeni bir bölgesel düzenin kurucu aktörü gibi davranınca anlatılar çatışır. Çatışan anlatılar dış muhataplara kararsızlık sinyali verebilir ve kararsızlık ittifak pazarlığında zayıf el üretir. Sinyalin maliyeti bazen bir atama gecikmesi kadar somut olur ve somutluk cümleden daha inandırıcıdır.
İtibar meselesinde eski ortak ile bugünkü merkezî diplomasi ayrı cümleler kursa da sonuç aynı kamuoyuna döner ve kamuoyu fotoğrafla boş sandalyeyi aynı karede görür. Kamuoyu düğün fotoğraflarındaki parlaklığı büyükelçi yokluğuyla yan yana koyunca ironi hisseder ve ironi ciddi başlığı hafifletir. İroni ciddi bir dış politika başlığını hafifletir ve tartışmayı sembole indirger, sembol ise çözüm değil tebessüm üretir. Sembole inen tartışma ise çözüm üretmez, yalnızca kırgınlığı büyütür ve kırgınlık diplomasi masasında fayda sağlamaz. Alınacak önlemlerin başında protokol takibinin düzenli açıklanması ve atama takviminin şeffaf tutulması gelir çünkü açıklanan takvim spekülasyonu aç bırakır. Şeffaflık spekülasyonu keser ve devletin sözünü güçlendirir, güçlenen söz ise pazarlıkta daha dik durur. Güçlenen söz hem Şam’da hem Ankara’da daha dik duran bir temsil anlamına gelir ve temsil dik durdukça vatandaş da kendini daha az küçük düşmüş hisseder.
Kamusal dil spor başarısı ve toplumsal hafıza
Yargı ve diplomasi başlıklarının gölgesinde Ahmet Davutoğlu tartışması yürürken toplumun başka bir yüzü spor sahasında parlamaktadır ve bu parıltı sert haberlere nefes aldırmaktadır. Kadın voleybol takımının dünya ölçeğindeki başarısı manşetleri günlerce meşgul etti çünkü başarı ölçülebilir, tekrar edilebilir ve kolektif bir emeğin ürünüdür. Başarının dilinde yerleşen filenin sultanları deyişi ise ayrı bir itiraz doğurdu ve itiraz semantik bir ayrıntı gibi görünse de hafıza meselesidir. İtiraz sultan sözcüğünün Osmanlı sarayına ait bir statüyü çağrıştırmasına dayanır ve çağrışım Cumhuriyetin unvan tasfiyesiyle çelişir. Cumhuriyetin kurucu iradesi şehzade, veliaht, halife gibi unvanları kamusal dilden silmişti ve silinen unvanın spor manşetinden geri gelmesi tesadüf değildir. Aynı iradenin kızları olarak anılan sporcuların sultan diye kodlanması dilin dikkatsizliğine işaret eder çünkü kolay sıfat emek sıfatının yerini alır. Dikkatsizlik masum görünse de hafızayı yavaşça eski kalıplara çeker ve kalıp bir kez yerleşti mi düzeltmek manşet kadar hızlı olmaz.
Toplumsal hafıza önceki dönem başbakanı etrafındaki davayı da spor dilindeki bu kaymayı da aynı anda taşır ve iki yük aynı bellek kasını yorar. İki başlık birbirine benzemez gibi durur ancak ikisi de kelimelerin nasıl yüklendiğini gösterir çünkü kelime masum araç değil anlam taşıyıcısıdır. Birinde hakaret kavramı şişer, diğerinde unvan kavramı şişer ve şişen kavram gerçeğin bedenini örter. Şişen kavramlar gerçeğin ölçüsünü kaçırır ve ölçü kaçınca toplum ya abartır ya yok sayar. Ölçüyü tutturmak için medyanın ve siyasetin ortak bir dil disiplini geliştirmesi gerekir, disiplin ise ortak kelime dağarcığını korumakla başlar. Disiplin sansür değil özen demektir ve özen gösterilen dil hem sporcuyu hem yurttaşı küçültmez. Özen gösterildiğinde hem sporcu emeği hem siyasi eleştiri kendi gerçek adıyla kalır ve gerçek ad en uzun ömürlü markadır.
Atatürk’ün açtığı yolda yetişen sporcular unvana değil esere yaslanır ve eser istatistikle, terle, tekrarlanan antrenmanla kanıtlanır. Eser olimpiyat vizesi, dünya derecesi ve kolektif disiplindir, bu üçü sloganla değil sahayla üretilir. Bu eser anlatılırken kullanılan her sıfat genç kızların zihninde bir kimlik bırakır ve kimlik ileride vatandaşlık duygusunun hamuruna karışır. Kimlik sultanlık olursa başarı saraya, Cumhuriyet olursa emeğe bağlanır ve bağ tercih edilen bir kültür politikasıdır. Bağlantı tercihinin pedagojik bir karşılığı vardır çünkü çocuklar kahramanlarını unvanlarıyla değil işleriyle hatırlar. Okullarda, kulüplerde ve yayınlarda tercih edilen dil yarının vatandaşlık duygusunu da şekillendirir ve şekil bir kez oturdu mu nesiller boyu taşınır. Bu yüzden manşet kolaylığı uzun vadeli bir kültür politikası olarak görülmelidir ve politika ciddiyet ister.
Federasyonlar, kulüpler, antrenörler ve oyuncular ayrı ayrı teşekkürü hak eder çünkü zafer tek isme indirgenemeyecek kadar kolektif bir üretimdir. Teşekkür cümlesi kurulurken abartılı unvanlar yerine somut başarıların sayılması daha duru bir metin üretir ve duru metin okuru küçümsemez. Duru metin okurun zekâsına güvenen bir üsluptur ve güvenilen okur abartıya ihtiyaç duymaz. Güvenilen okur hem voleybol zaferini hem yargı haberini daha soğukkanlı okur ve soğukkanlılık hakikatin dostudur. Soğukkanlılık kutuplaşmanın yükseltildiği bir iklimde kıt bir erdemdir ve kıt erdem çoğaltılmadıkça kamu konuşması bağırışmaya döner. Erdemin çoğalması kurumların sakin ve ölçülü konuşmasıyla mümkündür çünkü kurum bağırırsa sokak daha yüksek bağırır. Ölçülü konuşma ne zaferi küçültür ne de davayı gizler, yalnızca her başlığı kendi terazisinde tartar.
Siyasetin sert dosyaları ile sporun parlak geceleri aynı ülkede yan yana durur ve bu yan yanalık toplumun gerçek ritmini ele verir. Yan yanalık toplumun nefes alma ihtiyacını hatırlatır çünkü sürekli gerilim insanı yorar ve yorgun insan sağlıklı karar veremez. Nefes unutmak değil dengelemek anlamına gelir ve denge unutuşla değil sıralamayla kurulur. Denge kurulamazsa her haber ya öfke ya da coşku kutbuna savrulur ve savrulan duygu uzun vadeli düşünceyi kovar. Savrulan kamuoyu ise uzun metinleri değil kısa sloganları tüketir, slogan da karmaşık dosyayı tek kelimeye indirger. Sloganlaşan dil hem yargı meselesini hem milli takım başarısını düzleştirir ve düzleşen konu derinlemesine konuşulamaz. Düzleşmeyi önlemenin yolu her başlığı kendi bağlamında ve kendi cümlesiyle anlatmaktır ki okur zaferi zafer, davayı dava olarak görsün.
Son tahlilde memleket manzarası dünün ortaklarını bugünün davalı ve davacı figürlerine dönüştüren bir hızla akmaktadır ve hız arttıkça anlam geride kalır. Aynı hız dışarıda karşılıksız kalan bir büyükelçiliği, içeride ise yanlış yerleşen bir unvanı da görünür kılar çünkü her sahne aynı sahnenin farklı perdesidir. Görünen her sahne Cumhuriyet kurumlarının sözünü nasıl kurduğuna dair bir imtihandır ve imtihan kişiden çok üslubu yoklar. İmtihanı geçmenin yolu kişileri kutsamak ya da linç etmek değil, kayıt, bağlam ve ölçü üçlüsüne bağlı kalmaktır. Kayıt unutuşu önler, bağlam sapmayı önler, ölçü ise hukuku siyasetin yedeği olmaktan çıkarır ve üçü birden işlerse kurum nefes alır. Bu üçlü işlediğinde ne 5 yıl önceki bir miting cümlesi tek başına kader olur ne de bir düğün fotoğrafı diplomasi yerine geçer. Okurun payına düşen ise acele hüküm vermeden tabloyu bütün haliyle seyretmektir ve bütünü gören bakış parçalı öfkeden daha kalıcıdır.
