Haberler

Diyanet’in gençleri kaybetmesinin gerçek nedeni ne?

Okullarda din dersini seçenlerin oranı yüzde 5'e geriledi. Eski Diyanet Başkanı Erbaş bunu şikâyet ediyor ama asıl soruyu sormaktan kaçınıyor.

Bir kurumun güven kaybı, kimi zaman tek bir olayla açıklanamaz. Bu erozyon, yıllara yayılan bir birikimin, kademeli bir uzaklaşmanın sonucudur. Toplumun vicdanında kurulan mahkemeler, kamuoyu yoklamalarına yansımadan çok önce hükmünü verir. Son yıllarda dini eğitim alanlarında yaşanan çözülme, aslında daha derin bir ayrışmanın yüzeye çıkması olarak okunabilir. Bu çözülmeyi en sert biçimde gösteren veri ise son günlerde bir televizyon söyleşisinde gündeme geldi. Söyleşiyi yapan, bugün kendisi de eleştirilerin merkezine yerleşmiş eski bir kurum lideri.

×

Eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, Akit TV’de Erkan Tan ile gerçekleştirdiği söyleşide çarpıcı bir tabloya dikkat çekti. Erbaş’ın aktardığına göre okullarda seçmeli olarak sunulan Kur’an-ı Kerim ve Peygamberimizin Hayatı dersleri, ilk yıllarda yüzde 30 civarında bir seçilme oranına sahipken bu oran zamanla düştü. Bugün bazı yerlerde yüzde 10-15 düzeyinde seyreden söz konusu oran, çoğu yerde yüzde 5’e kadar geriledi. Erbaş bu gelişmeyi bir sorun olarak tanımladı, kaygıyla aktardı. Ancak söyleşinin satır aralarında yanıt aranan asıl soru farklıydı: Bu tablonun mimarı kim?

Nevşin Mengü’nün kaleme aldığı çarpıcı yorum, bu soruyu hiç çekinmeden yanıtlıyor. Mengü’ye göre Erbaş, şikâyet ettiği sorunun bizatihi kaynağı olduğunun farkında değil ya da olmak istemiyor. Bu değerlendirme, ağır ama son derece somut verilere dayanıyor. Kurumu bizzat yönetmiş bir ismin kurumunun güven kaybını ağıtla karşılaması, kamuoyu nezdinde derin bir ironi barındırıyor. Sorumluluk almadan şikâyet etmek, kurumsal itibar krizinin belki de en görünür semptomlarından biri.

Diyanet, Güvenmezlikte Neden Zirveye Yerleşti?

Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün Eylül 2024 tarihli “Toplumsal Eğilimler Araştırması” nı inceleyen Prof. Dr. Hilmi Demir’in bulguları, durumun vahametini çok daha net ortaya koyuyor. Bu araştırmada katılımcılara “En güvenmediğiniz 2 kurumu belirtir misiniz?” sorusu yöneltildi. Sonuçlara göre toplum, güvenmediği kurumlar sıralamasında Diyanet İşleri Başkanlığı’nı ikinci sıraya koydu. Ancak daha çarpıcı olan ayrıntı şu: Kurumlar özel isimle anıldığında Diyanet, güvensizlik sıralamasında birinciliğe yerleşiyor. TÜİK ise ikinci sıraya geriliyor. TEPAV’ın 2016 ve 2020 yıllarında yaptığı radikalleşme anketleri de aynı kurumsal güven sorununun izlerini taşıyan bulgular sunmuştu.

Aynı araştırmada sorulan bir diğer soru, tablonun bütünlüğünü tamamlıyor. “Dini bilgilerinizi hangi kaynaklardan ediniyorsunuz?” sorusuna yanıt verenlerin yalnızca yüzde 6,7’si Diyanet ve Diyanet personelini kaynak olarak gösterdi. Bu, son derece küçük bir oran. İnsanların artık dini meseleler söz konusu olduğunda devlet destekli bir kurum yerine başka arayışlara, başka seslere yöneldiği anlamına geliyor. Bir kurumun toplumsal misyonunu yerine getirip getirmediği, bütçesiyle ya da çalışan sayısıyla değil, insanların o kuruma ne kadar güvendiğiyle ölçülür. Bu ölçüye göre Diyanet, ciddi bir meşruiyet sorunuyla boğuşuyor.

Dini Siyasallaştırmak, Gençleri Uzaklaştırıyor

Pek çok kamuoyu araştırması, Z kuşağında deizme ilginin arttığını ve yaşam tarzının giderek sekülerleştiğini ortaya koyuyor. Ancak bu tablo, küresel bağlamdan bağımsız okunamaz. Avrupa’daki yükselen yeni sağ hareketten beslenen bakış açıları, bu ülkelerdeki gençler arasında kültürel Hristiyanlığı yeniden canlandırıyor. ABD’de ise Z kuşağı erkekler arasında Katoliklik ve Ortodoksluk gibi geleneksel inanç formlarına ilginin yeniden yeşerdiği gözlemleniyor. Orta sınıf ve orta-üst sınıf kesimlerinde geleneksel cemaat kodlarına dönüş eğilimi güçleniyor. Bu tablonun özellikle muhafazakâr siyasi çevrelerce “inanç rönesansı” şeklinde yorumlandığı ve genç erkekleri yeniden kazanma fırsatı olarak değerlendirildiği dikkat çekiyor.

Ancak bu dinamikler, söz konusu ülkedeki gençlik için farklı biçimlerde tezahür ediyor. Orta ve orta üst sınıf gençler arasında, özellikle yeni sağ jargonu benimseyenlerde geleneksel inanç formlarına değil, kimilerinin seküler dinler olarak tanımladığı arayışlara ya da tarihi pagan inanışlara yönelme gözlemleniyor. Bu farklılaşmanın ardında yüzeysel ama çarpıcı bir neden yatıyor: İslami kurumlar, gençlerin potansiyel olarak yeniden anlam arayışına girdiği bu dönemde güven veren, siyasetten azade bir duruş sergileyemedi. Peki bu güven açığını kimler doldurdu? Sosyal medya, çeşitli manevi topluluklar ve dinin devletle özdeşleşmediği çeşitli platformlar. Bu yanıt, aynı zamanda sorunun derinliğini de ele veriyor.

Propaganda Algısı Katılımı Nasıl Sekteye Uğrattı?

Din siyasallaştıkça, kurumlar partizanlaştıkça gençler maneviyatı siyasetten arınmış alanlarda arıyor. Bu tespiti salt bir yorum olarak değil, saha verilerine dayanan bir bulgu olarak okumak gerekiyor. Ders adlarında geçen “Kur’an-ı Kerim” ve “Peygamberimizin Hayatı” ifadelerinin, gençlerin büyük bölümünde bilgi değil propaganda çağrışımı uyandırdığı değerlendiriliyor. Bu algının şekillenmesinde belirleyici olan ise ders içerikleri değil, bu içeriklerin hangi siyasi atmosferde sunulduğu. Devlet kurumlarıyla iç içe geçmiş, hutbelerinde siyasi söylemlere yer açan, kamuoyundaki imajı partizanlaşmış bir din anlayışı, özgür düşünen bir genci içine çekmez, uzaklaştırır.

KONDA Araştırma Şirketi’nin 2008 ile 2024 yıllarını karşılaştıran araştırması, bu uzaklaşmanın boyutlarını sayısal olarak da ortaya koydu. Genç nüfus içinde dini kimlik tanımlaması zayıflarken dinî kurumların meşruiyeti de eş zamanlı biçimde erozyona uğradı. Bu iki süreç birbirinden bağımsız değil; birbirini besliyor, derinleştiriyor. Skandallar, siyasetle iç içe geçmiş vaazlar ve dini temsilcilerle toplum arasında kırılan güven, bu eğilimi hızlandıran başlıca etkenler olarak öne çıkıyor. Samimiyetten uzak, şekilci bir dindarlık anlayışının yaygınlaşması ise birçok gencin zihninde geriye dönüşü güçleştiren kalıcı bir iz bırakıyor.

Sorunun Kaynağını Görmek, Çözümün İlk Adımı

Marmara Üniversitesi’nin Mayıs-Haziran 2024 döneminde gerçekleştirdiği Türkiye Genel Sosyal Saha Araştırması (TGSS), daha ince bir nüansı gün yüzüne çıkarıyor. Bu araştırmaya göre Allah inancı yüzde 94 gibi güçlü bir oranla sürmekte, ateizm ve agnostisizm ise toplamda yüzde 4 seviyesinde kalıyor. Ancak asıl dikkat çekici detay, eğitim düzeyi yükseldikçe ve kırsal alandan kente gidildikçe kurumsal dindarlık oranının belirgin biçimde düşmesi. Bu bulgu şunu söylüyor: İnancın kendisi erozyona uğramıyor, kurumların sunduğu inanç çerçevesi erozyona uğruyor. Bu kritik ayrım, çözüm önerileri üretmek isteyenler için son derece önemli bir ipucu.

Ali Erbaş’ın söyleşide dile getirdiği kaygı, samimi de olsa sorunun köküne inemez; çünkü kökün bir parçası bizatihi bu kaygıyı dile getirenin kendi mirası. Kurumu yönettiği dönemde siyasi konjonktüre uyum sağlayan, hutbelerinde gündemin izini taşıyan ve liderliğinin simgesi haline gelen kılıç sahnesiyle kamuoyunun belleğine kazınan bir figürün kurumsal güven kaybını şikayet etmesi, derin bir farkındalık eksikliğine işaret ediyor. Bir kurumun güvenini yeniden inşa etmek, önce güven kaybının nedenlerini dürüstçe kabul etmekle başlıyor.

Bu Tablo Nasıl Okunmalı, Ne Yapılabilir?

Gençlerin dini eğitimden uzaklaşması, olağandışı bir toplumsal tepkinin değil, birikimli ve meşru bir güvensizliğin yansıması. Bu güvensizliği gidermek için atılacak adımlar, salt müfredat revizyonundan ya da daha cazip ders başlıklarından ibaret olamaz. Araştırmacılar ve din sosyolojisi uzmanları, gençlerin maneviyata kapıyı kapatmadığını; aksine onu farklı, daha özgür ve siyasetten arınmış mecralarda aradığını söylüyor. Bu mecraların başında gençlerin kendi aralarında sürdürdüğü dijital tartışma ortamları, bireysel anlam arayışlarını besleyen felsefi metinler ve siyasi çizgilerle sınırlandırılmamış topluluk deneyimleri geliyor.

Dini kurumların bu ihtiyaca yanıt verebilmesi için önce kendi iç çelişkilerini aşması gerekiyor. Devlet destekli bir kurumun siyasi yelpazenin belirli bir kesiminin sesi gibi algılanmaktan kurtulması, o kurumun yönetiminin iradesine ve kararlılığına bağlı. Bu irade gösterilmediğinde, yüzde 5’lik seçilme oranı yüzde 2’ye düşse de şaşırtıcı olmayacak. Kendi güven krizini kendi eliyle derinleştiren bir kurumun kendini yenileyebilmesi, tarihin nadiren tanık olduğu bir dönüşümü gerektiriyor. Bu dönüşümün mümkün olup olmadığı ise günümüzde hâlâ yanıt bekleyen en kritik soru olmayı sürdürüyor.

Nevşin Mengü’nün köşe yazısının ortaya koyduğu tablo, bireysel bir eleştirinin çok ötesinde. Bu tablo, bir kurumun kendi misyonundan ne denli uzaklaştığının, toplumsal bir sözleşmenin nasıl aşındığının hikâyesi. Gençler bu aşınmaya kayıtsız kalmadı; ders seçimlerindeki verilerle, anket bulgularıyla ve gündelik hayatlarındaki tercihlerle yanıtını verdi. Sorunun kaynağını görmek, bu tabloyu değiştirmenin ön koşulu. Soruyu sormak yerine şikâyet eden bir bakış açısıyla ise bu tablonun değişmesi mümkün değil.

Başa dön tuşu