Dünya ekonomisi büyüme hızı yavaşlarken enflasyonun tam anlamıyla gerilememesi nedeniyle yeni bir politika sıkışmasıyla karşı karşıya bulunuyor. Merkez bankaları faiz indirerek büyümeyi desteklemeye kalktığında fiyat baskılarının yeniden alevlenme ihtimali yükseliyor. Faizleri yüksek tutmaya devam ettiklerinde ise halihazırda ivme kaybeden ekonomiler daha fazla yavaşlama riski taşıyor. Enerji fiyatları jeopolitik gelişmeler kamu borçları ve ticaret engelleri enflasyonun yeniden hızlanma olasılığını canlı tutuyor. Bu tablo klasik talep yönetimi yaklaşımlarının yetersiz kaldığını gösteriyor. Makalede Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ekonomisindeki yavaşlama işaretleri Avrupa’daki zayıf büyüme ve yüksek enerji enflasyonu Çin’in iç talep sorununun küresel ticarete yansıması para politikasının daralan hareket alanı ile yeni dönemde ortaya çıkan temel tercih sorunları ele alınıyor.
ABD ekonomisinde direncin sınırları ve faiz ikilemi
Amerikan ekonomisi uzun süre yüksek faizlere rağmen güçlü tüketim kamu harcamaları ve teknoloji yatırımları sayesinde dirençli bir görünüm sergiledi. Ancak son veriler bu direncin sonsuz olmadığını ortaya koyuyor. Yılın ilk çeyreğinde yıllıklandırılmış yüzde 2,1 olan büyüme ikinci çeyrekte yüzde 1,5’e geriledi. Bu rakam tek başına kriz anlamına gelmese de yönünün aşağı olması önem taşıyor. Ekonomide yavaşlama işaretleri belirginleşirken Fed’in önünde hâlâ tamamlanmamış bir enflasyon mücadelesi duruyor. Ekonomist anketlerinde politika faizinin yıl sonuna kadar yüzde 3,50 ile 3,75 aralığında tutulacağı beklentisi ağırlık kazanıyor. Aynı anketlerde enflasyonun yüzde 2 hedefin üzerinde kalmaya devam edeceği öngörülüyor.
Bu noktada merkez bankası için soru artık yalnızca enflasyonun düşüp düşmediği olmaktan çıkıyor. Asıl tartışma ekonominin ne kadar yavaşlarsa faiz indirimine zorlanacağı yönünde şekilleniyor. Büyümenin yavaşlaması belirli ölçüde tolere edilebilir. Ancak yavaşlama istihdam piyasasına tüketici harcamalarına ve şirket yatırımlarına ciddi biçimde yansımaya başladığında para politikasının yönü yeniden tartışmaya açılıyor. Bu durum ABD’de politika yapıcıların hareket alanını daraltıyor.
Derinlemesine bakıldığında yüksek faiz ortamının teknoloji yatırımlarını desteklemesi kısa vadede büyümeyi korusa da tüketim tarafındaki zayıflama orta vadede risk oluşturuyor. Sektörel etkiler açısından hizmetler ve imalat arasındaki ayrışma daha da belirginleşebilir. Alınabilecek önlemler arasında faiz indirimlerinin zamanlamasının istihdam verileriyle daha sıkı bağlanması ve maliye politikasıyla koordinasyonun güçlendirilmesi öne çıkıyor.
Avrupa’da zayıf büyüme ve yüksek enerji enflasyonu
Euro Bölgesi’nde temmuz ayında yıllık enflasyon yüzde 2,9 seviyesinde gerçekleşti. Enerji enflasyonunun yüzde 10,3’e ulaşması dikkat çekici bir ayrıntı olarak öne çıkıyor. Hizmet enflasyonu ise yüzde 3,3 düzeyinde seyrediyor. Buna karşılık büyüme performansı oldukça zayıf kalıyor. Avrupa Merkez Bankası’nın profesyonel tahminciler anketinde 2026 büyüme beklentisi önceki yüzde 1’lik tahminden yüzde 0,6’ya çekilmiş durumda. Bir tarafta yüzde 3’e yaklaşan enflasyon diğer tarafta yüzde 1’in altında büyüyen bir ekonomi ortaya çıkıyor.
Normal şartlarda yüzde 0,6 büyüyen bir ekonominin para politikasından destek alması beklenir. Ancak enflasyon hedefin üzerinde seyrettiği için merkez bankasının eli eskisi kadar rahat değildir. Avrupa enerji konusunda dışarıya bağımlı olmaya devam ediyor. Ortadoğu’daki gelişmelerin petrol ve doğal gaz fiyatları üzerinden yaratabileceği yeni bir şok hesapları kısa sürede değiştirebilir. Projeksiyonlarda enerji fiyatlarının etkisiyle enflasyonun kısa vadede yüksek kalabileceği ve yüzde 2 hedefine dönüşün 2028’i bulabileceği belirtiliyor.
Bu tablo Avrupa’da politika sıkışmasını daha belirgin hale getiriyor. Zayıf büyüme ile yüksek enerji maliyetlerinin birleşmesi sanayi üretimini ve hane halkı harcamalarını baskılıyor. Sektörel düzeyde enerji yoğun imalat dallarında rekabet gücü kaybı yaşanabilir. Alınabilecek önlemler arasında enerji arz güvenliğini artıracak yatırımların hızlandırılması ve maliye politikasının seçici desteklere odaklanması yer alıyor.
Çin’de sorun yüksek enflasyon değil yeterince güçlü olmayan iç talep olarak görünüyor. Temmuz ayında sanayi üretimi yıllık yüzde 4,5 artarken perakende satışlardaki artış yalnızca yüzde 0,6 oldu. Sabit sermaye yatırımlarındaki zayıflık ekonomik aktivitenin iç tarafta yeterince güçlenemediğine işaret ediyor. Çin içinde yeterince tüketemediği üretimi dışarıya satmak zorunda kalıyor. Bu durum ihracata daha fazla yüklenilmesi anlamına geliyor. Ancak ABD ve Avrupa tam tersine Çin’den gelen ürünlere karşı gümrük duvarlarını yükseltiyor.
Dolayısıyla Çin’in iç talep problemi zamanla küresel ticaret problemine dönüşme potansiyeli taşıyor. Bu gelişme dünya ekonomisi açısından ek bir risk unsuru oluşturuyor. İhracat baskısı ile korumacı önlemlerin çatışması tedarik zincirlerinde yeniden yapılanma sürecini hızlandırabilir. Maliyetlerin yükselmesi enflasyonist baskıları besleyen bir diğer kanal haline geliyor.
Uzman değerlendirmelerine göre bu süreç küresel ticaret hacminin büyümesini sınırlayabilir. Üretim merkezlerinin yeniden konumlandırılması kısa vadede maliyet artışı yaratırken uzun vadede tedarik güvenliğini artırabilir. Alınabilecek önlemler arasında iç talebi canlandıracak mali teşviklerin tasarlanması ve ticaret gerilimlerinin diyalog yoluyla yönetilmesi önem taşıyor.
Para politikasının daralan alanı ve yeni dönem tercihleri
Bütün bu gelişmeleri birleştiren konu para politikasının eskisi kadar kolay uygulanamamasıdır. 2008 küresel finans krizinden sonra ekonomi yavaşladığında faizlerin indirilmesi ve likidite sağlanması alışılmış bir refleks haline gelmişti. Bugün aynı reçeteyi uygulamak çok daha zor. Merkez bankalarının arkasında bıraktığını düşündüğü enflasyon hâlâ kapıda bekliyor. Yeni enflasyonun kaynağı yalnızca tüketici talebi değil. Enerji fiyatları savaşlar tedarik zincirleri gümrük tarifeleri savunma harcamaları ve üretimin yakın coğrafyalara taşınması maliyetleri yukarı çekiyor.
Dünya ekonomisi giderek daha pahalı üretim yapılan bir döneme giriyor. Geçmişte yüzde 2 enflasyonun normal kabul edildiği düzen ile önümüzdeki yılların ekonomik düzeni birbirinden farklı olabilir. Büyüme ivme kaybediyor enflasyon hedeflerin üzerinde kalıyor enerji fiyatları risk oluşturuyor kamu borçları büyüyor ve uzun vadeli faizler yükseliyor. Merkez bankalarının hareket alanı daralıyor.
Bu tabloyu henüz stagflasyon olarak tanımlamak erken olsa da benzer özelliklerin ortaya çıktığı görülüyor. Esas mesele ekonomilerin resesyona girip girmemesinden önce ekonomi politikalarının hangi probleme öncelik vereceğidir. Enflasyonu mu düşüreceğiz büyümeyi mi koruyacağız. Borçlanma maliyetlerini mi azaltacağız fiyat istikrarını mı savunacağız. Enerji güvenliği için daha pahalı üretimi mi kabul edeceğiz yoksa ucuz ama jeopolitik olarak riskli tedarik zincirlerine mi döneceğiz. 2026’nın ikinci yarısında tartışılacak temel sorular bunlar olacaktır.
























