Faiz indirimi beklentisi Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) bir hafta vadeli repo ihalelerine yeniden başlayınca hızla yükseldi ve fonlama maliyeti yüzde 40 seviyesinden yüzde 37 seviyesine indi. Bu adım kamu bankalarının kredi faizlerini düşüreceği yönündeki açıklamalarla birleşince toplumda genel bir rahatlama algısı oluştu. Oysa veriler hamlenin öncelikle bankacılık sistemini kısa vadeli kaynakla beslemeye yönelik olduğunu gösteriyor. Enflasyon 31,5 düzeyinde seyrederken gerçek sektörün döviz açık pozisyonu 64 milyar dolardan 205,8 milyar dolara çıkmışken erken gevşeme rezervleri ve kuru zorlayabilir. 2026 bütçesinde hazine borç faizine 3 trilyon lira ayrılması tablonun ağırlığını artırırken Federal Reserve (Fed) tarafındaki temkinli duruş da dış koşulları hatırlatır. Yazının sonraki kısımlarında repo ihalelerinin işleyişi, enflasyon ile açık pozisyon ilişkisi, kamu faiz yükü ve temkinli duruşun gerekçeleri sırasıyla incelenecektir. Bu çerçevede ilk olarak repo ihalelerinin bankaları nasıl fonladığına bakmak yerinde olur.
Repo ihaleleri bankaları nasıl fonluyor?
Mart ayında askıya alınan bir haftalık repo kanalının yeniden açılması birçok gözlemciye faiz düşüşü gibi göründü çünkü ortalama fonlama maliyeti 300 baz puan geriledi. TCMB politika faizini resmi toplantıda değiştirmeden operasyonel bir araçla bankalara yüzde 37 üzerinden kaynak verdi. Bu kaynak kısa vadeli olduğu için vade sonunda yenilenmesi gerekir ve sürekliliği piyasa likiditesine bağlıdır. Kamu bankalarının genel müdürlerinin kredi faizlerini indireceklerini söylemesi algıyı güçlendirdi. Ancak bu açıklama henüz geniş tabanlı bir kredi patlaması anlamına gelmez. Sistemin önceliği bankaların günlük nakit ihtiyacını karşılamak ve olası sıkışıklığı önlemektir.
Fonlama maliyetinin gerilemesi mevduat getirilerini ve para piyasası fonlarının getirisini zamanla aşağı çekebilir. Bu nedenle tasarruf sahibi bir süre sonra daha düşük getiriyle karşılaşacağını şimdiden hesaba katmalıdır. Sanayi kuruluşları ise ucuzlayan krediyi yatırım için değil çoğu zaman işletme sermayesi ve döviz yükümlülüğü için kullanma eğilimindedir. Bu eğilim üretim kapasitesini artırmaktan çok kısa vadeli nefes aldırmaya yarar. Dolayısıyla piyasada konuşulan faiz indirimi ifadesi halk dilinde rahatlama vaadi taşırken uygulamada önce mali aracılara yaramaktadır. İkinci dalga etki kredi talebinde sınırlı bir canlanma şeklinde görülebilir.
Gecelik yüzde 40 bandından haftalık yüzde 37 bandına geçiş örtülü bir gevşeme olarak okunsa da politika metninde köklü bir yön değişikliği ilan edilmemiştir. Uluslararası bir araştırma notu eylül toplantısında politikanın sabit tutulabileceğini ekim ve aralık aylarında ise kademeli adımlar gelebileceğini yazmıştır. Yıl sonu için yüzde 35 düzeyine inilebileceği beklentisi de aynı notta yer alır. Bu beklenti gerçekleşse bile enflasyon 31,5 bandında kaldığı sürece reel faiz tartışması sürer. Reel faizin yeterince pozitif olmaması tasarrufu dövize ve altına kaydırır. Böyle bir kayma rezerv üzerindeki baskıyı artırır.
Bankacılık kesimi için fonlama maliyetinin azalması kâr marjını geçici olarak destekler. Aynı anda kredi faizlerinin düşeceği yönündeki kamuoyu baskısı bankaları seçici davranmaya iter. Seçici davranış küçük işletmelere ve düşük gelirli hanelere kredinin sınırlı açılması sonucunu doğurur. Büyük kurumsal müşteriler ise daha kolay erişim sağlar. Bu asimetri toplumsal adalet duygusunu zedeler. Anlatılan faiz indirimi hikâyesi bu yüzden yalnızca bir oran meselesi değil kimlerin finansmana ulaştığı meselesidir.
Enflasyon dururken döviz açığı neden şişiyor?
Türkiye dünyada en yüksek enflasyon sıralamasında Venezuela ve İran’ın ardından üçüncü basamaktadır ve 31,5 oranı üç yılı aşkın bir süredir yüksek plato izlenimi vermektedir. Toplumun büyük kesimi fiyatların kalıcı biçimde düşeceğine inanmadığı için alımı ertelemek yerine öne çekme eğilimi gösterir. Bu psikoloji talebi canlı tutar ve enflasyonun ataletini besler. Para politikası tek başına bu ataleti kıramaz çünkü maliye ve gelirler politikası aynı yönde yürümezse sonuç zayıf kalır. İnancın oluşmadığı yerde açıklanan hedefler istatistik tartışmasını da alevlendirir. Bu yüzden faiz gerilemesi tek başına fiyat istikrarı üretmez.
Mehmet Şimşek döneminin başlangıcından bu yana gerçek sektörün döviz açık pozisyonu 64 milyar dolardan 205,8 milyar dolara çıkmıştır. Bu şişme ucuz döviz dönemlerinin ardından kurun yatay seyrettiği varsayımıyla alınan yükümlülüklerden kaynaklanır. İhracatçı firmalar gelirlerini dövizle elde etseler bile enerji ve ara malı faturaları aynı para biriminden büyüyünce açık artar. İç piyasaya çalışan şirketler ise döviz geliri olmadan döviz borçlandıkları için kur şokuna daha açıktır. Erken atılan bir adım bu şirketlere kısa vadeli lira kredisi sunarak döviz açığını kapatma yanılsaması yaratabilir. Yanılsama kur yükseldiğinde bilançoyu daha da bozar.
Geçmişte 128 milyar dolarlık rezerv erimesi kamuoyunda derin iz bırakmıştır. Aynı soru bugün yeniden sorulmaktadır çünkü enflasyon düşmeden gelen gevşeme rezervlerin hızla erimesine yol açabilir. Rezerv erimesi döviz kıtlığı demektir ve kıtlık ithalatçı firmaların maliyetini anında yükseltir. Maliyet artışı raflara yansır ve enflasyonla mücadeleyi geri sarar. Bu döngü 1980 yılları ile 1990 yıllarındaki sert kur ayarlamalarını hatırlatır. O dönemlerin dersi fiyat istikrarı sağlanmadan faizle oynamanın faturasının halka çıktığıdır. Bu yüzden konuşulan faiz indirimi takvimi rezerv cümlesinden ayrı düşünülemez.
İmalat sanayiinde enerji yoğun sektörler kur ve faiz makasına en çok sıkışan kesimdir. Bu sektörler istihdamı korumak için stok finansmanına yönelir ve kısa vadeli krediye bağımlı hale gelir. Bağımlılık arttıkça politika hatası büyür. Oran indirimi bu yüzden yalnızca banka bilançosunu değil fabrika kapısındaki işçinin geleceğini de ilgilendirir. Firmalar kur riskini örtmeden borçlanmaya devam ederse sistemik kırılganlık birikir. Kırılganlık biriktiğinde küçük bir dış şok yeterince büyük hasar üretir.
Toplumsal inanç tarafı en az teknik taraf kadar belirleyicidir. İnsanlar altı ay sonra enflasyonun 20 bandına ineceğine inanmıyorsa harcamayı öne alır. Öne alınan harcama talebi düşürmez yükseltir. Yükselen talep üreticiye fiyat artırma cesareti verir. Cesaret enflasyon ataletini uzatır. Bu yüzden faiz azalışı kararı açıklanmadan önce beklenti yönetimi yapılmalıdır.
Beklenti yönetimi şeffaf veri ve tutarlı iletişim ister. Veri tartışması büyüdükçe güven aşınır. Güven aşınınca yerli tasarruf sahibi dövize yönelir yabancı yatırımcı ise beklemeyi tercih eder. İlk altı ayda doğrudan yatırımların zayıf kalması bu bekleyişin işaretidir. Sermaye hesabının negatif dönmesi rezerv ihtiyacını artırır. Artan ihtiyaç yeni bir sıkılaşma baskısı doğurur ve döngü yeniden başlar. Bu döngü kırılmadan kalıcı bir faiz indirimi zemini oluşmaz.
Kamu borcunun faiz faturası bütçeyi nasıl eziyor?
Kamu borç stoku 338 milyar dolar düzeyinde gösterilir ve milli gelire oranı yüzde 91 olarak hesaplanır. Oran birçok ülkeye göre düşük görünse de yıllık faiz ödemesi 65 milyar dolara ulaşır. Karşılaştırma için Almanya’nın 3 trilyon 532 milyar dolarlık stokuna karşılık 34,8 milyar dolar faiz ödediği hatırlanmalıdır. Düşük stok yüksek faiz yükü Türkiye’nin risk priminin hâlâ pahalı olduğunu gösterir. 2026 bütçesinde yalnızca hazine borç faizine 3 trilyon lira ayrılması sosyal harcamalar üzerindeki baskıyı görünür kılar. Bütçedeki bu satır beklenen faiz indirimi ile hemen incelmez çünkü mevcut stokun önemli kısmı eski yüksek oranlardan bağlanmıştır.
Yüksek faiz ödemesi bütçede eğitim sağlık ve altyapı için ayrılacak payı daraltır. Daralan pay uzun vadeli büyüme potansiyelini zayıflatır. Zayıf potansiyel ileride yeniden yüksek enflasyon riskini besler. Bu nedenle borç yönetiminde vade uzatma ve yerli para cinsinden borçlanma payını artırma ihtiyacı vardır. İhtiyacın karşılanması güven ister ve güven enflasyonun düşeceği inancına bağlıdır. İnancın oluşmadığı ortamda borçlanma maliyeti dirençli kalır.
Gelir dağılımı verileri tabloyu daha da çarpıcı hale getirir. Küresel bir servet araştırmasına göre milyarder sayısındaki artışta ülke üst sıralardadır. En zengin yüzde 1’lik kesimin tüketim düzeyi dünya sıralamasında ilk beşe girerken en yoksul yüzde 1’lik kesim en alt beştedir. Bu uçurum kamu kaynağının nasıl dağıtıldığı sorusunu büyütür. Soru büyüdükçe toplumsal rıza zayıflar. Manşetlerdeki faiz indirimi vaadi bu rızayı onarmak için kullanılmaya çalışılsa da tek başına kalıcı çözüm üretmez.
Toplumsal beklenti emeklilik ve alınması gereken tedbirler
Kademeli emeklilik düzenlemesinin 2027 yılına işaret eden beklentiler hanelerde yeni bir hesap kitabı başlatmıştır. Düzenlemenin Meclis takvimi henüz netleşmemiş olsa da erken emeklilik talebi bütçe üzerindeki uzun vadeli yükümlülüğü artırır. Yükümlülük artınca faiz ödemesi ile sosyal transfer arasındaki tercih daha da zorlaşır. Zor tercih siyaseti kısa vadeli rahatlatma adımlarına iter. Kısa vadeli adımlar enflasyonla mücadeleyi geciktirir. Bu gecikmenin görünür yüzü faiz azalışı olarak çıkabilir.
Hanelerin alabileceği ilk tedbir ucuzlayan krediyi tüketim şölenine çevirmemektir. İkinci tedbir döviz açık pozisyonu olan küçük işletmelerin kur riskini ölçmeden borçlanmamasıdır. Üçüncü tedbir tasarrufu tek bir enstrümana yığmamak ve vade uyumuna dikkat etmektir. Bu üç davranış sektörün kredi kalitesini korur. Kredi kalitesi korunursa bankacılık sistemi gevşeme döneminde dahi kırılganlaşmaz. Kırılganlaşmayan sistem ileride daha düşük ve kalıcı oranlara zemin hazırlar.
Sanayi ve tarım kesiminde girdi maliyetlerinin dövize bağlı kısmı yüksek kaldıkça faiz gerilemesi kârı artırmaz yalnızca nefes süresi tanır. Nefes süresi doğru kullanılırsa stok ve yatırım planı yenilenir. Yanlış kullanılırsa borç yenileme döngüsü derinleşir. Derinleşen döngü bir sonraki kur hareketinde istihdamı tehdit eder. Bu nedenle politika yapıcılar sektör bazlı izleme yapmalıdır. İzleme olmadan atılan her gevşeme adımı rastgele dağılan bir destek gibi işler.
Uluslararası tarafta Fed başkanının enflasyonun yüzde 2 hedefine yeterince hızlı yaklaşmadığı uyarısı küresel faiz ortamının hemen gevşemeyeceğini hatırlatır. Küresel ortam sıkı kalırsa Türkiye’nin erken gevşemesi kur üzerinde ek baskı yaratır. Ek baskı ithalat faturasını şişirir. Şişen fatura enflasyonu yeniden körükler. Bu dış bağ nedeniyle iç adımların zamanlaması daha da kritik hale gelir. Zamanlama hatası rezervleri hızla eritebilir.
Sonuç olarak manşetlere yerleşen faiz indirimi başlığı altında anlatılan süreç bankaların fonlama penceresinin açılmasıdır ve vatandaşın günlük hayatına otomatik refah olarak yansımaz. Refah ancak enflasyonun kalıcı düşüşü rezervlerin korunması ve gelir dağılımının düzelmesiyle gelir. Bu üç şart oluşmadan yapılan her erken adım ileride daha pahalı bir düzeltme doğurur. Okuyucunun yapması gereken şey manşetlere değil bilanço ve bütçe sayılarına bakmaktır. Sayılar konuştuğunda aktarımın kimden kime yapıldığını ayırt etmek kolaylaşır. Temkinli duruş bugünün en rasyonel davranışıdır.
