Toprak, bir ulusun var olma belgesidir. Şehitlerin kanıyla yoğrulmuş, nesilden nesile aktarılmış bu kutsal emanet; bugün yasa kılıcının altında yabancılara kapı aralamaktadır. Vatanın her karışı, atalarımızın bedelini ödediği savaş alanlarının birer mirasıdır. Bu nedenle toprak meselesi, hiçbir zaman salt bir gayrimenkul konusu olarak değerlendirilemez. Peki ya bu gerçeği görmek istemeyenler? Onlara sormak gerekiyor: Vatan toprağının hesabını kim, nasıl verecek?

Bu sorunun yanıtını bulmak için 2012 yılına bakmak yeterlidir. O yıl hayata geçirilen yasal düzenlemeyle ülkemizde on yıllar boyunca geçerli olan mütekabiliyet ilkesi bir çırpıda rafa kaldırıldı. Mütekabiliyet, yabancı bir ülke vatandaşının bizim toprağımızdan arazi alabilmesi için o ülkenin de kendi vatandaşlarımıza aynı hakkı tanıması esasına dayanıyordu. Kısacası “sen bana, ben sana” dengesi üzerine kurulu bir güvenli bir sistemdi bu. Ne var ki 2012’de yürürlüğe giren 6302 sayılı Kanun ile bu denge tek taraflı olarak bozuldu ve 183 ülke vatandaşına karşılıklılık koşulu aranmaksızın vatan toprağından arazi edinme hakkı tanındı.
Yabancılara satılan arazi ne kadar büyüdü?
Bu yasal değişiklikle birlikte yabancılara toprak satışı adeta patlama yaşadı. Daha önce 2,5 hektar olan arazi satış sınırı, 2012 sonrasında 30 hektara yükseltildi. Üstelik bu sınırı 60 hektara kadar çıkarma yetkisi Bakanlar Kurulu’na verildi. Bu düzenlemenin ardından yabancı alıcılar için kapılar sonuna kadar açıldı; ülkemizin 4 bir yanındaki topraklar, sahil şeritlerinden iç bölgelere kadar geniş bir pazarın nesnesi hâline geldi. 2002-2020 yılları arasında en fazla arazi satın alan ülke ise Suudi Arabistan oldu; bu ülke vatandaşları söz konusu dönemde 3 milyon 75 bin 196 metrekare toprak edindi. Bu rakamın ardından Ürdün vatandaşları 2 milyon metrekare ile ikinci sıraya oturdu.
Konut satışlarındaki tablo da en az arazi satışları kadar çarpıcıdır. 2013-2022 yıllarını kapsayan 9,5 yıllık dönemde yabancılar, ülkemizden tam 314 bin 310 konut satın aldı. Aynı dönemde satılan her 1.000 konutun 25’i yabancıların eline geçti. Bu konutların önemli bir bölümü stratejik konumdaki illerde, sahil bölgelerinde ve büyükşehirlerde yer almaktadır. En fazla konut satın alan ülkeler arasında Irak, İran, Rusya ve Suudi Arabistan öne çıkmaktadır; 2015-2022 yılları arasında yalnızca Iraklılar 46 bin 230 konut edindi. Bu rakamlar, meseleye sıradan bir piyasa verisi gözüyle bakılamayacağını açıkça gözler önüne seriyor.
250 bin dolar karşılığında vatandaşlık da satıldı!
Yabancılara toprak satışının yanına zamanla çok daha tartışmalı bir uygulama eklendi: Para karşılığında vatandaşlık. 2018 yılında çıkarılan cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle ülkemizden en az 250 bin dolarlık taşınmaz satın alan yabancılara Türk vatandaşlığı verilmesi uygulaması hayata geçirildi. Bu karar, toprak meselesini bambaşka bir boyuta taşıdı. Artık iş yalnızca arazi edinmekle sınırlı kalmıyordu; vatan toprağı bir de vatandaşlık mı alınır? gibi bir soruyu gündeme fırlattı. Üstelik bazı çevrelerin yabancı alıcıları mülklerin gerçek değerinin üzerinde fiyatlarla yönlendirdiğine dair ciddi iddialar da bu süreçte kamuoyuna yansıdı.
Sisteme yönelik en ağır suçlamalardan biri, değerleme sürecindeki çarpıklığa ilişkindi. Yabancı alıcının 250 bin dolarlık vatandaşlık eşiğini aşabilmesi için taşınmazın değerini buna göre gösteren değerleme raporlarının düzenlendiği öne sürüldü. İstanbul’un Beylikdüzü ve Esenyurt gibi ilçelerinde bazı taşınmazların gerçek bedelinin çok üzerinde gösterildiğine dair onlarca örneğin bulunduğu ileri sürüldü. Mülklerin değerini saptamakla yetkili kurumların bu süreçte bağımsızlığını koruyup korumadığı ise ciddi bir soru işareti olarak havada asılı kaldı. Kimi uzmanlar, bu çarpık döngünün on milyonlarca dolarlık kayıt dışı bir ekonomiye kapı araladığını vurgulamaktadır.
Tarım arazileri ve milli güvenlik tehlikede mi?
Yabancılara yapılan toprak satışlarının en kritik boyutu şüphesiz tarım arazilerini kapsayan kısımdır. Gıda üretiminin güvencesi olan tarım topraklarının yabancıların eline geçmesi, hem ekonomik hem de ulusal güvenlik açısından son derece ciddi bir risk barındırmaktadır. Bu risk yalnızca teorik bir kaygı değildir; Mayıs 2012’den Mayıs 2017’ye kadar geçen 5 yılda 20 ilde toplam 2 bin 159 dekar tarım arazisi yabancılara satıldı. Bu arazileri satın alanlar arasında Katar, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Bahreyn gibi ülkelerin vatandaşları ilk sıralarda yer almaktadır. Gıda arzı üzerinde söz hakkı elde eden yabancı mülk sahiplerinin uzun vadede ne tür bir güç odağı oluşturabileceği ise tartışılmayı hak eden ciddi bir sorudur.
Anayasa Mahkemesi’nin 1985 yılında verdiği kararında toprak meselesine bakışını net biçimde ortaya koyduğu dikkat çekmektedir. Mahkeme, yabancıların arazi ve mülk edinmesinin salt bir mülkiyet sorunu olarak değil, devletin egemenliği ve bağımsızlığının doğrudan bir unsuru olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyordu. Kararda ayrıca mütekabiliyet ilkesinin ve köy arazisi edinim yasağının, ülke topraklarının yabancıların eline geçmesine karşı en önemli güvenceler olduğu açıkça ifade ediliyordu. Ne var ki bu güvenceler, 2012’de yürürlüğe giren yasal değişiklikle büyük ölçüde devre dışı bırakıldı. Anayasa Mahkemesi’nin bu bağlayıcı tespitleri, bugün için de son derece anlamlı ve güncelliğini tam olarak koruyan uyarılardır.
Dünyada diğer ülkeler nasıl bir yol izliyor?
Yabancılara toprak satışı konusunda ülkemizin izlediği yolun, pek çok gelişmiş ülkenin tutumundan ne kadar farklı olduğu da dikkat çekicidir. Yunanistan, kendi topraklarında sınır bölgelerinde yabancıların taşınmaz edinmesini genel olarak yasaklamaktadır; bu bölgeler dışında ise belirli denetim mekanizmaları işletilmektedir. Litvanya’da yabancı yatırımcılar, toprak hariç diğer gayrimenkulleri satın alabilmektedir. İngiltere’de mülkiyet temelde Kraliyet Kurumu’na aittir ve kişilere yalnızca kullanım ve yararlanma hakkı tanınmaktadır. Özellikle Avrupa’nın pek çok ülkesinde tarım arazilerinin yabancılara satışı ise genel ilke olarak yasaklanmış durumdadır. Bu tabloya bakıldığında ülkemizin yabancı mülk edinimine dünyanın en geniş kapıyı aralayan ülkeler arasında yer aldığı görülmektedir.
Tarihsel süreçte de toprak meselesi farklı dönemlerde benzer şekilde gündeme gelmişti. 1877 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından yabancıların arazi alımlarının hız kazandığı ve İzmir yöresi gibi verimli toprakların önemli bir bölümünün İngiliz tüccarların tapulu mülkü hâline geldiği bilinmektedir. Osmanlı’nın son döneminde yaşanan bu toprak kaybının yarattığı derin yaralar ve siyasi sonuçlar, tarih kitaplarına acı bir ders olarak geçmiştir. Kurtuluş Savaşı’nın ardından kurulan Cumhuriyet, bu dersi iyi öğrenmiş ve toprak bütünlüğünü koruma altına alan yasal güvenceler oluşturmuştu. Bugün ise bu güvencelerin adım adım gevşetildiği bir süreçle karşı karşıyayız.
Hesap sorulacak mı? Uzmanlar ne diyor?
Konu yalnızca siyasi bir tartışma zeminine sıkışıp kalmıyor; hukukçular, iktisatçılar ve milli güvenlik uzmanları da yabancılara toprak satışının yarattığı riskleri farklı açılardan ele alıyor. Hukukçular, satılan toprağın hiçbir koşulda geri alınamayacağını, göçmenlerden farklı olarak yabancı mülk sahiplerinin kalıcı bir statü kazandığını net biçimde vurgulamaktadır. Ekonomistler ise bu sürecin özellikle büyükşehirlerde konut fiyatlarını yapay olarak şişirdiğine ve bunun yük olarak doğrudan vatandaşların sırtına bindiğine dikkat çekmektedir. Nitekim son yıllarda bazı bölgelerde fiyatların olağanüstü yükselmesinin ardında yabancı mülk talebinin ciddi bir pay taşıdığı defalarca gündeme geldi.
Milli güvenlik uzmanları ise tabloya çok daha karamsar bir çerçeveden bakıyor. Özellikle sınır bölgelerinde, doğal kaynaklar açısından zengin alanlarda ya da stratejik önemdeki lokasyonlarda gerçekleşen yabancı arazi alımlarının uzun vadede güvenlik zaafiyeti yaratıp yaratmayacağını defalarca sorguladılar. Bu uzmanlar, maden ve petrol rezervleri bulunan arazilerin yabancı şirketlerin ya da yatırımcıların eline geçmesi hâlinde ileride doğabilecek hukuki ve ekonomik kırılganlıklara dikkat çekmektedir. Tüm bu uyarılar birleştiğinde tablo son derece açık: Satılan toprak geri gelmez, bu fatura nesilden nesile devredilir.
Sonuç olarak, vatan toprağının hesabı er ya da geç sorulacaktır. 183 ülke vatandaşına açık tutulan bu kapının yol açtığı tablo, rakamların çok ötesinde anlam taşımaktadır. Vatandaşlar hakları olan bilgiye ulaşmak istiyor: Hangi ilde kaç dekar toprak satıldı? Hangi ülke vatandaşları nerelere yerleşti? Bu soruların yanıtı, kamuoyunun önünde şeffaf biçimde açıklanmalıdır. Tarihsel bellekte bu toprak kaybından çıkarılan dersler bize yol göstermektedir. Şehitlerin bıraktığı mirası korumak, yalnızca anma törenlerinde yapılan konuşmalarla değil, somut yasal adımlarla mümkündür.


















































