HaberlerSon Dakika Gelişmeleri

AKP-CHP butlan davasının perde arkasında yüzyıllık bir hesaplaşma

AKP ve CHP arasındaki butlan krizi yalnızca bir hukuki tartışma değil; Osmanlı'nın çöküşünden bu yana süregelen köklü bir siyasi gerilimin yeniden sahneye çıkışıdır. Peki bu kararın arka planında ne var? İşte hukukçuların dikkat çektiği kritik noktalar ve siyasetin gerçek denklemleri.

Üzerinde çok az durulan bir tarihin gölgesinde, günümüz mahkeme salonlarında verilen bir karar, on yıllardır birikmiş siyasi gerilimi yüzeye taşıdı. CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’na yönelik açılan dava, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin “mutlak butlan” hükmüyle sonuçlanınca siyaset sahnesinde adeta bir deprem yaşandı. Ancak bu tablonun bir hukuki karar olmanın çok ötesine geçtiğini, çok daha derin bir çatışmanın yansıması olduğunu kavramak için tarihin sayfalarını biraz geriye çevirmek gerekiyor. Konunun tüm boyutları, bu makalenin son bölümündeki analiz çerçevesinde de ele alınacaktır.

Osmanlı’dan Bugüne Uzanan Kırılma Hattı

Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’na Enver Paşa’nın yönlendirmesiyle adım attığında, padişah aynı zamanda tüm İslam dünyasının halifesiydi. Bu konum, ona hem yönetim yetkisi hem de dini otorite anlamında çifte bir güç veriyordu. Savaşın kaybedilmesi ve ardından kurulan Cumhuriyet ise bu ikili yapıyı kökten yıktı; hilafet 1924’te kaldırıldı ve siyaset ile din birbirinden ayrıştırıldı. Cumhuriyet Halk Partisi, işte bu kopuşun hem mimarı hem de kurumsal güvencesiydi. O günden bu yana iki farklı siyasi zihniyet, birbirine tamamen zıt tarih okumaları üzerine kurulu olarak var olmaya devam etti.

Bu tarihsel arka plan, bugün yaşanan butlan krizini daha net okumayı mümkün kılıyor. Bazı hukuk çevrelerinden gelen analizler, mutlak butlan kararının yalnızca bir kurultay usulünü değil, esasen cumhuriyetçi siyasi geleneğin bugünkü taşıyıcısını hedef aldığını ileri sürmektedir. Hukuki kavramlar çoğu zaman siyasi çatışmaların dili hâline gelir; nitekim “mutlak butlan” da bu kez aynı işlevi görmektedir.

Mutlak Butlan Nedir ve Bu Davada Nasıl Kullanıldı?

Hukuki bir kavram olarak mutlak butlan, bir işlemin başından itibaren hiç gerçekleşmemiş sayılmasını ifade eder. Ağır hukuka aykırılık içerdiği değerlendirilen bir sözleşme, karar ya da eylem bu kapsamda değerlendirilebilir. Ancak kavramın siyasi parti organlarına uygulanması bambaşka bir tartışmayı beraberinde getirir; zira siyasi partiler ne bir dernek ne de bir ticaret şirketidir. CHP’nin kurultaylarına yönelik dava, delegelerin oy kullanma iradesinin para ya da menfaat aracılığıyla bozulduğu iddiası üzerinden kurgulandı. Mahkeme bu gerekçeyi yeterli bularak hem 2023’teki 38. Olağan Kurultay’ı hem de ardından gelen süreçleri geçersiz saydı.

Pek çok hukukçu bu yaklaşımı derinden sorunlu bulmaktadır. Söz konusu iddiaların önce ceza yargısında kesinleşmesi, hangi delegenin iradesinin ne ölçüde etkilendiğinin somut biçimde ortaya konulması gerekirdi. Bunun yanı sıra Anayasa’nın 79. maddesi, kurultay ve seçimlere ilişkin yolsuzluk iddialarında yetkili mercii açıkça Yüksek Seçim Kurulu olarak belirlemektedir; istinaf mahkemesinin bu alanda yetki kullanması ciddi tartışmalara yol açtı. Dahası aynı Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin farklı bir dairesi, yalnızca 2 ay önce istinaf mahkemelerinin ihtiyati tedbir veremeyeceğini hükme bağlamıştı.

AKP’nin İki Yüzlü Hesabı

AKP, butlan kararı kamuoyuna yansıdığında resmi söylem olarak “yargının vereceği karara saygı” tutumunu benimsedi. Ancak perde arkasında yürütülen değerlendirmeler çok daha karmaşık bir tablo ortaya koyuyordu. Parti içinde bir kesim, CHP’nin iç gündemine hapsolmasını siyasi açıdan avantajlı bulurken; öte yanda başka isimler, butlan kararının olumsuz siyasi yansımaları nedeniyle iktidarı da zora sokabileceğini dile getirdi. AKP Sözcüsü Ömer Çelik, yaşananları “CHP’lilerin kendi aralarındaki çatışma” olarak tanımladı; bu çerçeveleme, iktidarın davadan uzak durduğu izlenimini oluşturmaya yönelik bilinçli bir stratejinin yansımasıydı. Ne var ki bu kararı mümkün kılan zemin, yargı bağımsızlığının uzun yıllardır aşındırılmasından ayrı düşünülemez.

Söz konusu butlan sürecinin AKP açısından taşıdığı riskler de göz ardı edilemez. Uluslararası kuruluşlar ve Avrupa Parlamentosu’ndan gelen eleştiriler, demokrasi itibarı çoktan zedelenmiş olan ülkenin dış politika denklemi üzerinde yeni bir baskı unsuru yarattı. Yatırımcı güveni açısından da bu tür siyasi belirsizlik dönemlerinin ekonomik maliyeti tarihsel olarak yüksek seyretmiştir; nitekim siyasi kriz dönemlerinin finansal piyasalar üzerindeki olumsuz etkisi çeşitli araştırmacılar tarafından belgelenmiştir.

CHP Genel Merkezi’nde o Gece Yaşananlar

Mahkeme kararının uygulanması aşamasında yaşananlar, krizi hukuki bir tartışmanın sınırlarından çok daha öteye taşıdı. İçişleri Bakanlığı’nın talimatıyla Ankara Emniyet Müdürlüğü, CHP Genel Merkezi’ni çevik kuvvet ve TOMA’larla sardı. Yönetim kadrosu anahtarları teslim etmeyi ve binayı boşaltmayı reddetti; bunun üzerine biber gazı kullanılarak zorla tahliye gerçekleştirildi. Özgür Özel ve beraberindekiler binanın dışına çıkarıldıktan sonra TBMM grubuna sığındı; 138 milletvekilinin 96’sı bu kapalı toplantıya katıldı. Dünya tarihi boyunca ana muhalefet partisinin genel merkezinin polisin fiziksel müdahalesiyle boşaltılması son derece nadir bir görüntü olarak kayıtlara geçti.

Sosyalist Enternasyonal bu gelişmeyi, temyiz mahkemesinin CHP’nin liderlik seçimini ve kurultay kararlarını geçersiz saymasını “hukukun açık biçimde kötüye kullanımı” olarak nitelendirdi. Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü ise yaşananları “ana muhalefeti ortadan kaldırmaya yönelik iyi planlanmış bir girişim” ve “otoriter bir sistemin taslağı” olarak tanımladı. Bu uluslararası tepkiler, butlan kararının yurt içi boyutunun çok ötesine geçen sonuçlar doğurduğunu gözler önüne serdi.

Demokrasinin Sınav Kâğıdı Olarak Butlan Davası

1946’da çok partili sisteme geçildiğinden bu yana, ana muhalefetin kurultay yönetiminin mahkeme kararıyla geçersiz sayılması ve genel merkezin polis eliyle boşaltılması eşi görülmemiş bir süreçtir. Hukuk devleti kavramı yalnızca yasaların varlığını değil, bu yasaların bağımsız ve öngörülebilir biçimde uygulanmasını gerektirir. İstinaf mahkemesinin Yüksek Seçim Kurulu yetkisini fiilen devre dışı bırakarak ve kendi dairelerine aykırı içtihat üreterek verdiği bu karar, usul hukukunun temel ilkeleriyle bağdaşıp bağdaşmadığı konusunda tartışmaların odağında kalmaya devam etmektedir. Demokrasi yalnızca sandık meselesinden ibaret değildir; muhalefete siyaset yapma alanı açılıp açılmadığı da aynı ölçüde belirleyicidir.

Tarihin ironisi şurada yatıyor: Osmanlı’nın son döneminde de padişah fermanlarıyla muhalif seslerin bastırıldığı, kurumların siyasi iradeye araçsallaştırıldığı ve meşruiyetin yargı eliyle yeniden tanımlandığı dönemler yaşanmıştı. O sürecin mirasını reddeden Cumhuriyet’in en köklü partisine, benzer araçlarla benzer bir yöntemle ulaşılmaya çalışılması; “ümmetten butlan”ın, farklı bir kılıkta yeniden sahneye çıkmasından başka bir şey değildir.

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Sitemizin devamlılığı için lütfen reklam engelleyicinizi kapatın