Avrupa Konseyi Türkiye kamuoyunun yakından izlediği dosyada yeni bir takvim belirledi. Bakanlar Komitesi Osman Kavala’nın mümkün olan en kısa sürede tahliye edilmesi çağrısını yinelerken atılan ve planlanan somut adımların 14 Ekim’e kadar iletilmesini istedi. 15 ile 16 Eylül toplantısına Adalet Bakan Yardımcısı Burak Ceyhan katıldı. Kararda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tespitlerine atıf yapıldı. Yargılamanın adil olmadığı siyasi saiklerle yürütüldüğü mahkûmiyetin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) bakımından geçersiz sayılması gerektiği belirtildi. Sistematik sorunlar arasında ceza hukukunun araçsallaştırılması keyfî tutuklamalar ve yargı bağımsızlığı endişeleri yer aldı.
Venedik Komisyonu ile Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu (GRECO) tavsiyeleri anımsatıldı ve Mart 2027’ye kadar yeni eylem planı istendi. Yazının devamında hukuki zemin tanınan süreler yapısal sorunlar ve atılabilecek adımlar ele alınacak. Bu noktadan sonra kararın arka planına daha yakından bakmak gerekiyor.
Kararın dayandığı mahkeme tespitleri ve bağlayıcı yükümlülükler
Dosyanın bugünkü noktaya gelmesi yıllara yayılan bir yargı ve denetim sürecinin ürünüdür. 18 Ekim 2017 tarihinden bu yana özgürlüğünden yoksun bırakılan isim hakkında 2019 yılında verilen ilk ihlal kararı tutukluluğun makul şüpheye dayanmadığını ve örtülü bir amaç taşıdığını ortaya koymuştu. Aynı olgular üzerinden yürütülen sonraki yargılamalar ve 2022 yılında tamamlanan ihlal usulü bu tespiti pekiştirdi. 25 Ağustos 2026 tarihli Büyük Daire kararı ise 10 Aralık 2019’dan sonraki tüm yoksun bırakma süresini Sözleşme’ye aykırı buldu. Mahkeme mahkûmiyeti Sözleşme hukuku açısından hükümsüz saydı ve sonuçlarının giderilmesini istedi. Bu zincir Bakanlar Komitesi’nin son ara kararında açık biçimde hatırlatıldı.
Uzmanlar benzeri az görülen bu dosyanın yalnızca bireysel bir tahliye talebinden ibaret olmadığını düşünüyor çünkü Avrupa Kurulu denetim mekanizması burada hem bireysel hem genel tedbirleri birlikte ele alıyor. Yeniden yargılama yolunun iç hukukta var olduğu belirtilirken bu yolun fiilen işletilip işletilmeyeceği asıl soru haline geldi. Ağırlaştırılmış müebbet hükmünün doğurduğu hukuki sonuçların silinmesi ayrı bir başlık olarak duruyor. Kamuoyunda dosyanın siyasi boyutunun hukuki boyutu gölgede bırakması eleştirisi sıkça dile getiriliyor. Deneyimli gözlemciler yükümlülüğün yerine getirilmemesinin ileride daha ağır denetim adımlarını tetikleyebileceğini belirtiyor.
Kararda yer alan değerlendirmeye göre Avrupa Konseyi üyesi bir devletin mahkeme kararlarını uygulamaması sistemin işleyişine zarar verir. Yargılamanın başından sonuna adil olmadığı yönündeki tespit dosyanın özgün niteliğini güçlendiriyor. Siyasi saik iddiası yalnızca geçmişe dönük bir eleştiri değil gelecekteki benzer dosyalar için de emsal değeri taşıyor. İç hukukta var olduğu söylenen yeniden yargılama imkânının kullanılması halinde hem bireysel mağduriyet hem de genel tedbir boyutu kısmen karşılanabilir. Aksi halde Aralık 2026 toplantısında daha sert bir dil ortaya çıkması mümkündür. Bu nedenle 14 Ekim’e kadar verilecek bilgilerin içeriği belirleyici olacaktır.
Strazburg organı yıllardır aynı dosyayı izlediği için artık yalnızca çağrı yapmakla yetinmiyor somut takvim koyuyor. 14 Ekim bilgisi 1572 numaralı toplantıya yetişecek şekilde tasarlandı. Aralık ayındaki kapsamlı insan hakları oturumu ise yeni adımların konuşulacağı yer olarak işaretlendi. Mart 2027’ye kadar istenen eylem planı ise yalnızca bu dosyayı değil yargı sistemindeki yapısal başlıkları kapsıyor. Böyle bir planın hazırlanması teknik bir metin çalışmasından öte siyasi irade gerektirir. Planın inandırıcı bulunmaması halinde denetim süreci uzar ve ülke imajı üzerinde ek yük oluşur.
Tanınan sürelerin işlevi ve olası gelişme senaryoları
Verilen tarihler rastgele seçilmiş görünmüyor çünkü komite takvimi önceden ilan edilen toplantı düzenine oturtulmuş durumda. 14 Ekim tarihi kısa vadeli bir bilgi notu için uygun bir ara durak niteliği taşıyor. Bu notta bugüne kadar atılmış adımlarla önümüzdeki dönemde düşünülen adımların ayrı ayrı yazılması bekleniyor. Boş ya da genel geçer bir metin komiteyi ikna etmez. Somut örnekler örneğin yeniden yargılama başvurusunun kabulü ya da infazın durdurulmasına yönelik bir işlem metni güçlendirir. Aksi bir metin Aralık ayındaki değerlendirmeyi olumsuz etkiler.
Kısa vadede üç temel senaryo öne çıkıyor ve bunlardan ilki sınırlı bir hukuki adımın duyurulmasıdır. İkinci senaryo mevcut hükmün olduğu gibi savunulması ve iç hukukun üstünlüğünün vurgulanmasıdır. Üçüncü senaryo ise sessiz kalınmasıdır ki bu en riskli seçenek olarak görülür. Avrupa Konseyi bu üç ihtimali de daha önceki benzer dosyalardan biliyor. Bu nedenle dilin sertleşmesi ya da yumuşaması büyük ölçüde Ankara’dan gelecek metnin niteliğine bağlı kalacak. Gözlemciler ikinci senaryonun kısa vadede iç kamuoyuna hitap etse de orta vadede maliyeti yükselteceğini düşünüyor.
Bu çerçevede Avrupa Konseyi yalnızca bir çağrı organı değil aynı zamanda yaptırım eşiğine yaklaşan bir denetim merciidir. İhlal usulünün daha önce işletilmiş olması dosyayı sıradan bir uygulamama tartışmasının ötesine taşımıştır. Yeni bir ihlal tespiti ya da siyasi nitelikli ek tedbir konuşulması teorik olarak gündeme gelebilir. Böyle bir eşiğin aşılması üyelik statüsü tartışmalarını yeniden alevlendirir. Bu nedenle sürelerin bir fırsat penceresi olarak okunması da mümkündür. Pencerenin kapanması halinde geri dönüş daha maliyetli hale gelir.
Sektörel açıdan bakıldığında yabancı yatırımcının hukuk güvenliği algısı bu tür dosyalardan doğrudan etkilenir çünkü sözleşme yükümlülüklerinin fiilen uygulanmaması öngörülebilirliği zayıflatır. Turizm ve kültür alanında çalışan kuruluşlar da benzer davalarda oluşan iklimin uzun vadeli iş birliklerini zorlaştırdığını dile getiriyor. Alınabilecek önlemler arasında yeniden yargılama mekanizmasının hızla işletilmesi infaz hukukunda esneklik sağlanması ve yargı mensuplarına yönelik bağımsızlık eğitimlerinin artırılması sayılabilir. Bu önlemler tek başına dosyayı kapatmaz ama iyi niyet göstergesi olarak okunur. Uzman görüşüne göre böyle bir adım atılırsa hem iç hukuk hem dış denetim aynı anda rahatlar. Aksi halde her yeni toplantı bir önceki tondan daha sert bir metin üretir.
Üye ülkeler örgütü benzer dosyalarda zaman zaman kademeli yaptırım diline geçebiliyor. Bu dil önce kınama sonra sıkı denetim sonra da siyasi maliyet doğuran kararlar şeklinde ilerler. Türkiye’nin büyük üye olması bu merdivenin her basamağının kolay tırmanılmasını engeller. Yine de istisnai nitelik taşıyan bir dosyada istisnai adımlar teorik olarak masadadır. Bu yüzden 14 Ekim metni yalnızca teknik bir evrak değil siyasi bir işaret fişeği olacaktır. Metnin nasıl yazılacağı önümüzdeki iki ayın en kritik kalem işi haline gelmiştir.
Avrupa örgütü açısından asıl mesele bireysel bir ismin özgürlüğü kadar kararların bağlayıcılığı ilkesinin ayakta tutulmasıdır. İlke zedelenirse diğer üye devletler de benzer gerekçelerle uygulamama yoluna sapabilir. Bu nedenle komite dilini giderek daha kesin hale getiriyor. Kesin dilin karşısında iç hukukun kendi işleyişini savunmak meşru bir refleks olsa da Sözleşme sistemi bu refleksin sınırını çizmiş durumda. Sınır aşıldığında ortaya çıkan tablo hem hukuki hem diplomatik bir kriz üretir. Krizin yönetimi ise yalnızca adalet bürokrasisine bırakılamayacak kadar geniş bir alana yayılır.
Yargı bağımsızlığı tartışması ve sistemik başlıkların gölgesi
Kararın en çarpıcı bölümlerinden biri ceza hukukunun siyasi muhalifler insan hakları savunucuları ve gazetecilere karşı araçsallaştırıldığı yönündeki tespittir. Bu tespit tek bir dosyaya indirgenemez çünkü komite aynı metinde terörle mücadele mevzuatının geniş yorumunu keyfî tutuklamaları ve mahkeme kararlarının uygulanmamasını da sıraladı. Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin kaygılar uzun süredir hem iç raporlarda hem dış değerlendirmelerde yer alıyor. Ağırlaştırılmış müebbet hükümleri için etkili bir inceleme yolunun bulunmaması ayrıca not edildi. Bu başlıklar bir araya geldiğinde dosya bireysel bir infaz meselesi olmaktan çıkıp sistem tartışmasına dönüşüyor.
Sistem tartışması yürüyünce Avrupa Konseyi yalnızca tahliye değil yapısal reform da istiyor. İstenen yeni eylem planının Mart 2027’ye kadar sunulması bu yüzden önemlidir. Planın kâğıt üzerinde kalmaması için ölçülebilir hedefler ve takvimler yazılması gerekir. Aksi halde plan bir önceki belgeler gibi rafta duran metinler arasına katılır. Rafta duran metinler ise güven erozyonunu hızlandırır. Güven erozyonu bir kez hızlandığında onu durdurmak yeni bir karar metninden daha fazla çaba ister.
Yargı mensuplarının kariyer güvencesi dosya dağıtımı ve yüksek yargı kurullarının işleyişi gibi konular bu planın doğal parçası haline gelecektir. Avrupa Konseyi bu alanlarda daha önce de tavsiye üretmişti. Tavsiyelerin tekrar tekrar anımsatılması uygulanmadıklarını gösteren dolaylı bir işarettir. İşaretin görmezden gelinmesi ise her yeni kararda daha ayrıntılı eleştiri doğurur. Bu döngüyü kırmak için içerde geniş tabanlı bir mutabakat şarttır. Mutabakat olmadan yazılan plan inandırıcılığını yitirir.
Atılabilecek somut adımlar ve sürecin olası etkisi
İç hukukta var olduğu belirtilen yeniden yargılama yolunun işletilmesi en hızlı bireysel tedbir olarak duruyor. Bu yol açılırsa mahkûmiyetin Sözleşme açısından geçersiz sayılması yönündeki tespit ile iç hukuk arasında bir köprü kurulabilir. Köprünün kurulması tahliye kararını da kolaylaştırır. Kolaylaştırmayan bir yargılama ise yeni bir ihlal iddiasına zemin hazırlar. Bu nedenle yolun yalnızca açılması yetmez sonucun da makul sürede çıkması gerekir. Makul süre 14 Ekim ile Aralık arasındaki dar pencere düşünüldüğünde daha da kritik hale gelir.
Aynı dönemde Avrupa Konseyi genel tedbirler başlığını da boş bırakmayacaktır. Ceza ve tutuklama uygulamasındaki geniş yorumun daraltılması ifade ve toplanma özgürlüğüne ilişkin içtihadın güçlendirilmesi ve kararların fiilen uygulanması bu başlığın doğal uzantısıdır. Bu uzantılar hayata geçirilirse yalnızca bir dosya değil benzer durumdaki başka dosyalar da etkilenir. Etkilenme olumlu yönde olursa ülkenin sözleşme sistemindeki konumu toparlanır. Toparlanma hem diplomatik hem ekonomik alanda dolaylı kazanç sağlar. Kazancın görünür olması ise siyasi maliyeti düşürür.
Konsey heyeti bu tür dosyalarda sabırlı ama kademeli bir baskı uyguladığı için ani bir kopuştan çok uzun süreli bir gerilim senaryosu daha gerçekçidir. Gerilim senaryosunda her toplantı yeni bir ara karar üretir. Ara kararlar birikir ve zamanla siyasi bir yük haline gelir. Yükün büyümesini istemeyen tarafın 14 Ekim’de ayrıntılı ve ölçülebilir bir metin göndermesi rasyonel görünür. Metnin rasyonel olması hukuki formül kadar siyasi zamanlamanın da iyi ayarlanmasını gerektirir. Zamanlama yanlış seçilirse iyi yazılmış bir metin bile etkisini yitirir.
Uzmanlar sürecin yatırım iklimi üzerindeki etkisini küçümsememek gerektiğini belirtiyor çünkü hukukun üstünlüğü algısı büyük ölçekli sözleşmelerde risk primini doğrudan etkiler. Alınacak önlemler arasında yargı reformunun takvime bağlanması tutuklama tedbirinin istisna haline getirilmesi ve AİHM kararlarının iç hukukta öncelikli uygulanmasına dair açık bir idari talimat düşünülebilir. Bu üç başlık birlikte yürürse hem bu dosya hem genel tablo rahatlar. Rahatlama kısa vadede siyasi tartışmayı bitirmez ama orta vadede maliyetleri düşürür. Maliyetlerin düşmesi ise her iki taraf için de nefes alma payı yaratır.
Uluslararası konsey sisteminde bağlayıcı kararların uygulanması üyeliğin temel şartlarından biri olarak kabul edilir. Şartın fiilen işlemediği algısı oluşursa diğer denetim mekanizmaları da zayıflar. Zayıflama yalnızca bir ülkeyi değil tüm sistemi etkiler. Bu yüzden dosya teknik bir infaz meselesi gibi durmasına rağmen aslında sistemin kredibilitesini ilgilendirir. Kredibilite korunduğunda hem bireysel adalet hem kolektif güvenlik kazanır. Kazanımın görünür kılınması ise 14 Ekim’den Aralık’a uzanan kısa ama yoğun dönemde atılacak adımlara bağlıdır.
Süreç bu haliyle hem hukukçular hem diplomatlar hem de sivil toplum için uzun soluklu bir sınav niteliği taşıyor. Sınavın sonucu yalnızca bir kişinin özgürlüğüne değil kararların uygulanabilirliği ilkesine de işaret edecek. İlke ayakta kalırsa benzer dosyalarda da çözüm üretmek kolaylaşır. İlke zedelenirse her yeni dosya daha maliyetli hale gelir. Bu nedenle önümüzdeki haftalar yalnızca bir takvim değil aynı zamanda bir tercih dönemi olarak okunmalıdır. Tercihin nasıl kullanılacağı ise 2026 sonu ile 2027 başına yayılan toplantılarda netleşecektir.
