Son yıllarda kamu ihalelerinin nasıl yürütüldüğü, kamuoyunun gündemine sık sık düşen konuların başında geliyor. Özelleştirme kapsamında gerçekleştirilen büyük çaplı ihalelerin ardından imzalanan sözleşmeler ve bu sözleşmelerin hayata geçirilme süreci, hem uzmanların hem de vatandaşların yakından takip ettiği bir alan hâline geldi. İhale kazanıldıktan sonra gerçekleşmesi beklenen süreçlerin yıllarca sürüncemede kalması, devletin kaynaklarına verilen zararın boyutunu gözler önüne seriyor. Özelleştirme alanındaki gecikmelerin yarattığı ekonomik sonuçlar, bütçe açıkları ve artan borç yüküyle boğuşan Hazine için kritik bir sorun olmaya devam ediyor. İşte bu sorunun en çarpıcı örneklerinden biri, araç muayene istasyonu ihalesiyle ilgili yaşanan tıkanıklık. Kamuoyunun çok da farkında olmadığı bu gecikme, aslında devletin kasasına girecek milyarlarca liranın önünü kesiyor.

Araç muayene istasyonu ihalesi, geçtiğimiz yıl tamamlanan ve dikkat çeken en büyük özelleştirmelerden biriydi. İhaleye yerli ve yabancı şirketlerin oluşturduğu bir konsorsiyum katıldı; bu konsorsiyum içinde ABD, İspanya ve Arjantin kökenli şirketler yer alıyordu. MOI Ortak Girişim Grubu adıyla bilinen bu yapı, ihaleyi 1 milyar 720 milyon dolarlık teklifle kazandı. İhale 2 ayrı grup hâlinde düzenlenmişti ve toplam bedel bu rakamdan oluştu. Söz konusu ihalenin kazanılmasının ardından sözleşme imzalama aşamasına geçilmesi bekleniyordu. Ancak aradan geçen 14 ay boyunca bu adım bir türlü atılamadı. İhale sürecinin bu denli uzaması, kamuoyunda ciddi soru işaretleri doğurdu.
Araç muayene işi, MOI Grubu’na tam 20 yıllığına verilecek. Sözleşmenin imzalanmasıyla birlikte devir işlemi 2027 yılında başlayacak, şirket 2047’ye kadar bu alanda faaliyet sürdürecek. Yani söz konusu şirket, onlarca yıl boyunca adeta para basacak. Bu kadar uzun vadeli ve kazançlı bir anlaşma için sözleşmenin 14 aydır imzalanmaması, dikkat çekici bir tablo ortaya koyuyor. Bu tablonun ardında ne olduğu sorusu ise yanıt bekliyor.
Sözleşmenin imzalanmasıyla birlikte şirketin, aynı gün KDV dahil yaklaşık 28 milyar liralık peşinatı devlete ödemesi gerekiyor. Şartname gereği ihale bedelinin ya tamamı peşin ödenmeli ya da yüzde 30’u peşin, kalanı ise 4 yıl taksitle ödenebiliyor; taksitlere faiz uygulanması şartı da var. KDV dahil ödenmesi gereken toplam para, 2 milyar 64 milyon doların üzerinde, yani yaklaşık 93 milyar 300 milyon lira. Bu devasa rakamın Hazine’ye girmesi, sözleşmenin imzalanmasına bağlı. Oysa imzalar atılmıyor, şirket adeta gözetilip kollanıyor. Bu süreçte hem devlet hazinesi hem de vatandaşlar kaybediyor.
28 Milyar Lira Faizde Bekliyor
Şirketin, araç muayene ihalesi peşinatını ödemek yerine bu parayı faize yatırması, hesapların nasıl tutulduğunu açıkça gösteriyor. Sözleşme imzalanmadığı için ödeme yükümlülüğü hâlâ resmen doğmadı. Bu boşluktan yararlanan şirket, elindeki 28 milyar liralık peşinatı faize işletiyor. Her geçen ay, devlete ödenmeyen bu paranın faiz getirisi şirkete kazanım olarak yansıyor. 14 aylık süreçte elde edilen bu faiz geliri, sıradan bir rakam değil. Yüksek faiz ortamı düşünüldüğünde bu kaybın boyutu daha da netleşiyor. Söz konusu faiz geliri aslında devletin hakkı olan bir gelir, ancak gecikme nedeniyle şirkete akıyor. Bu tablonun sürmesi, kamunun aleyhine büyüyen bir kayıp anlamına geliyor.
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın bu süreçte neden harekete geçmediği, aklı karışık soru işaretlerinden biri olmaya devam ediyor. Sözleşmenin imzalanması için yasal bir engel bulunmadığı bilinmesine rağmen süreç adeta dondurulmuş gibi görünüyor. Uzmanlar, böyle bir gecikmenin teknik ya da bürokratik bir nedene bağlanamayacağını vurguluyor. İhale süreçlerinde bu denli uzun gecikmelerin yasal bir dayanağının olmadığı ifade ediliyor. Gecikmenin kasıtlı olup olmadığı sorusu ise kamuoyunda tartışılmaya devam ediyor.
93 Milyarı Aşan Borç Sessizliğe Gömüldü
MOI Grubu’nun toplam borcu, ihale bedeli ve KDV ile birlikte 93 milyar 300 milyon lirayı aştı. Bu rakam, pek çok bakanlığın yıllık bütçesiyle yarışan bir büyüklüğe işaret ediyor. İhaleyi kazanan şirketin yalnızca KDV yükümlülüğü 334 milyon dolar olarak belirlendi. Tüm bu borç, sözleşmenin imzalanmasının ardından ödeme takvimini doğursa da şu an için Hazine bu parayı almamış durumda. Kamu borcu artarken, Hazine’ye girecek bu devasa para hâlâ kapıda beklemeye devam ediyor. Vatandaşlar enflasyon ve ekonomik baskıyla boğuşurken bu tablonun sürmesi, dikkat çekici bir çelişki yaratıyor. Uzmanların dikkat çektiği bu rakam, tek bir araç muayene ihalesiyle devlete akması gereken en büyük gelirlerden biri olarak tarihe geçebilir.
Araç muayene istasyonu ihaleleri, yurt genelinde faaliyet gösteren tüm istasyonları kapsıyor. Bu istasyonlar her yıl milyonlarca aracın muayeneden geçirildiği kritik noktalardır. İhaleyi kazanan MOI Grubu, 2027 itibarıyla bu istasyonları devraldığında elde edeceği gelir, yatırımının çok üzerinde olacak. 20 yıl gibi uzun bir süre boyunca araç muayene gelirlerini toplayacak olan bu şirket, son derece kârlı bir dönem geçirecek. Tüm bu kazanım, şu an için hâlâ imzalanmamış bir sözleşmenin gölgesinde beklemeye devam ediyor.
Siyasi Bağlantılar Gün Yüzüne Çıkıyor
MOI Ortak Girişim Grubu’nun yüzde 33,33’üne sahip olan yerli ortak, Met-Gün İnşaat. Met-Gün İnşaat’ın sahibi ise Metin Güneş. Metin Güneş’in Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ile aynı ilde, Batman’da büyüdüğü biliniyor; ikili arasındaki hemşehrilik bağı kamuoyunda konuşulan konular arasında yer aldı. Bunun yanı sıra Güneş ile Şimşek arasında Londra’daki bir mülkle bağlantılı ortaklık iddiası da gündeme geldi. Güneş’in adı, aynı zamanda kırmızı bültenle aranan Muhammed Yakut’un yaptığı açıklamalarda da geçti. Yakut, Güneş’in AKP’li bakanlarla yakın ilişkiler içinde olduğunu ileri sürdü. Bu iddialar, sözleşmenin neden imzalanmadığına dair soru işaretlerini daha da derinleştiriyor. İhalelerde şeffaflık ve hesap verebilirlik tartışmalarını da yeniden alevlendiriyor.
Met-Gün İnşaat’ın araç muayene ihalesi peşinatını kendi kasasından değil, bayilerinden toplayarak karşılamaya çalıştığı iddia ediliyor. Bu nedenle şirketin devletten zaman istediği öne sürülüyor. Eğer bu iddia doğruysa, ihaleyi kazanan şirketin peşinatı dahi öz kaynaklarıyla karşılayacak finansal güce sahip olmadığı anlamına geliyor. İhale kazanımının ardından bu tür finansal sorunların ortaya çıkması, ihale sürecinin başından itibaren yeterli denetimden geçip geçmediğini sorgulatıyor. Peki bu kadar büyük bir araç muayene ihalesi peşinatı neden ödünemez hâle geldi? Bu sorunun yanıtı yalnızca mali değil, aynı zamanda siyasi açıdan da son derece önemli.
İktidar Para Toplamak İçin Başka Yollara Başvurdu
Yurt genelinde hastane, okul ve kışla arazilerinin satışa çıkarılması, son dönemin dikkat çekici uygulamalarından biri oldu. Varlık barışı uygulamalarıyla kayıt dışı paranın ekonomiye kazandırılmaya çalışılması da bu tablonun bir parçası. Oysa araç muayene ihalesinden gelmesi beklenen 28 milyar lira, tek başına devletin ihtiyaç duyduğu önemli bir nakit kaynağı olabilirdi. Hazine’ye girmesi gereken bu para, imzalanmayan sözleşme nedeniyle hâlâ dışarıda beklerken devlet başka yollarla gelir aramaya devam ediyor. Bu durum, kaynak yönetimi açısından ciddi bir çelişki olarak değerlendiriliyor. Ekonomistler, var olan kaynaklar tahsil edilmeden yeni finansman yollarına başvurulmasını sağlıklı bir ekonomi anlayışıyla bağdaştıramıyor. Kamuoyunun bu tabloyu görmesi, hesap sorma mekanizmalarının daha etkin çalışması açısından kritik önem taşıyor.
Kamu varlıklarının özelleştirilmesi, tek başına doğru ya da yanlış olarak nitelendirilemez. Ancak özelleştirilen varlıktan elde edilmesi gereken gelirlerin Hazine’ye zamanında aktarılması, bu sürecin olmazsa olmaz koşulu. Bugün araç muayene ihalesi örneğinde yaşananlar, bu koşulun ne kadar göz ardı edilebildiğini somut biçimde ortaya koyuyor. Yasal mekanizmaların devreye sokulmaması, devletin yeterince takipçi olmadığı izlenimini güçlendiriyor. Hukuk ve ekonomi çevrelerinde bu tablonun sürdürülemez olduğu görüşü ağırlık kazanıyor.
Bu ihalede yaşanan gecikmenin ileride emsal teşkil edebileceğine dair kaygılar da gündemde yerini koruyor. Eğer bu süreçte sözleşme imzalanmadan şirketin kayırıldığına dair bir algı oluşursa, gelecekteki özelleştirme ihalelerine olan güven ciddi biçimde sarsılabilir. Özelleştirme süreçlerinin şeffaf ve adil yürütülmesi, iş dünyasının ve vatandaşların en temel talebi. Güveni sarsan her uygulama, bu ihalelere katılımı azaltır ve devletin elde edeceği gelirlerin düşmesine yol açar. Uzun vadede bakıldığında, bu tablodan en çok zarar görenin yine kamuoyunun olacağı açık. Bu nedenle sözleşmenin bir an önce imzalanması, yalnızca mali değil, kurumsal açıdan da hayati bir zorunluluk.
Uzmanlar Bu Tabloya Ne Diyor?
Kamu ihaleleri ve özelleştirme süreçleri üzerine çalışan uzmanlar, bu gecikmeyi son derece kaygı verici buluyor. İhale sözleşmelerinin imzalanmasının belirli yasal sürelerle bağlı olduğunu ve bu sürelerin aşılmasının hukuki sonuçlar doğurduğunu hatırlatan uzmanlar, devletin bu haklarını neden kullanmadığını sorguluyor. Yüksek enflasyon döneminde elde tutulan her liranın değer kaybettiği düşünüldüğünde, devlete ödenmeyen 28 milyar liranın gerçek değeri de her geçen gün eriyor. Faiz ortamı hesaba katıldığında, 14 aylık gecikmenin yarattığı ek maliyet tek başına milyarlarca lirayı buluyor. Maliye politikası alanındaki uzmanlar, bu büyüklükte bir ödemenin bu kadar uzun süre ertelenmesinin teknik bir açıklamasının olamayacağını belirtiyor. İhale süreçlerinin şeffaf ve denetlenebilir biçimde yürütülmesi gerektiğini vurgulayan uzmanlar, bu tablonun meclis denetim komisyonlarının gündemine alınması çağrısında bulunuyor. Tüm bu değerlendirmeler, sadece bir gecikme değil, kamu maliyesi açısından ciddi bir sorunun yaşandığına işaret ediyor.
Araç muayene istasyonu ihalesinin bu denli büyük bir değer taşımasının temel sebebi, yurt genelindeki araç sayısının her geçen yıl artmasıyla birlikte muayene gelirlerinin de büyümesi. Kayıtlı araç sayısı son 10 yılda önemli ölçüde yükseldi. Araç başına alınan muayene ücreti ve bu sisteme kayıtlı milyonlarca taşıt düşünüldüğünde, yıllık muayene gelirlerinin ulaştığı rakam son derece çarpıcı. 20 yıllık bir işletme hakkı, bu gelirlerin tamamının şirkete akmasına zemin hazırlıyor. Bu nedenle ihalenin kazanılmasının ne denli kârlı bir hamle olduğu, rakamlar üzerinden kendiliğinden ortaya çıkıyor. Özelleştirilen bu alanın yönetim modeli, hizmet kalitesini nasıl etkileyeceği de kamuoyunun gündeminde yer almaya devam ediyor.
Kamu ihalelerinde sözleşme imzalama sürecine ilişkin yasal düzenlemeler, bu tür gecikmelere imkân tanımıyor gibi görünse de uygulamada farklı bir tablo ortaya çıkabiliyor. İhale mevzuatı çerçevesinde sözleşme imzalama yükümlülüğünün belirli süre kısıtlamalarına tabi olduğu bilinmesi, bu gecikmenin hukuki açıdan da tartışmalı olduğunu gösteriyor. Bazı hukuk uzmanları, sözleşmenin imzalanmamasının ihale mevzuatıyla çelişebileceğini vurguluyor. Bu çelişkinin giderilmesi, devletin haklarını açıkça ortaya koyacak yasal işlemlerin başlatılmasını gerektiriyor. İlgili kurumların yasal mekanizmaları devreye sokmaması, sorumluluğun nerede olduğunu belirsiz kılıyor. Bu tablonun yargısal denetim ya da meclis soruşturması yoluyla aydınlatılması, hukukun üstünlüğü ilkesi açısından kaçınılmaz hâle geliyor. Her geçen gün hem hukuki meşruiyet boşluğunu derinleştiriyor hem de devletin mali kaybını büyütüyor.
Şeffaf ihale süreçleri, piyasalara güven verilmesi açısından son derece kritik bir işlev üstleniyor. Yabancı yatırımcıların iş yapma kararlarını etkileyen en önemli unsurlardan biri, devletin ihalelerini ne kadar öngörülebilir biçimde yürüttüğü. MOI Grubu’nun içinde barındırdığı ABD, İspanya ve Arjantin kökenli ortaklar için bile bu sürecin uzaması ciddi bir soru işareti oluşturuyor. Uluslararası sermayenin bu tür gecikmelerden çıkardığı sonuçlar, gelecekteki ihalelere katılım iştahını doğrudan etkiliyor. Özelleştirme süreçlerinde şeffaflığın korunması, yalnızca mevcut ihale için değil, uluslararası yatırım çekme kapasitesi için de belirleyici bir etken.
Sonuç olarak, araç muayene ihalesi meselesi yalnızca 28 milyar liralık bir ödeme gecikmesi değil, daha derin sorunların yansıması olarak değerlendiriliyor. Siyasi bağlantı iddiaları, mali şeffaflık eksikliği ve yasal mekanizmaların işletilmemesi, bu tablonun birbirini besleyen boyutlarını oluşturuyor. Devletin kaynaklarına zamanında sahip çıkılamaması, bütçe açıklarının kapanması ve kamu hizmetlerinin sürdürülebilirliği açısından doğrudan bir tehdit. Bu tablo kamuoyunun önünde durmaya devam ettiği sürece, siyasi ve hukuki sorumluluğun kime ait olduğu sorusu da yanıtsız kalacak. İhale süreçlerindeki şeffaflık talebi, artık yalnızca uzmanların değil, her vatandaşın sesi olmak zorunda. Hesap sorulmaması için geçen her gün, devletin ve vatandaşların aleyhine büyüyen bu tabloyu daha da derinleştiriyor.
