Ekonomi-PiyasalarSon Dakika Gelişmeleri

Asgari ücret düzenlemesi çalışma hayatını nasıl etkileyecek?

Asgari ücret başlığında bölgesel ve sektörel farklılaşma modellerinin çalışma hayatı, üretim çarkları, patronlar ve emekçiler üzerindeki doğrudan etkileri, bölgesel dinamiklerle sektörel dengelerin nasıl şekilleneceği, gelir adaleti, iş gücü göçü, enflasyon baskısı ve işveren maliyetleri açısından tüm ayrıntılarıyla mercek altına alınıyor.

Asgari ücret rakamlarının belirlenme süreçleri her yıl ekonomik dengeleri baştan aşağı değiştirirken, tek bir ulusal taban fiyat yerine illere veya sektörlere göre farklılaştırılmış yeni bir yöntemin uygulanıp uygulanamayacağı konusu kamuoyunda devasa bir merak uyandırıyor. Doğu illerindeki bir işletmenin üretim gideri ile büyükşehirlerdeki bir fabrikanın kira ve yaşamsal maliyetlerinin aynı olmaması, bölgesel model önerilerini sürekli gündemde tutarken; imalat, tekstil, hizmet, bilişim veya ağır sanayi gibi sektörlerin kâr marjlarının birbirinden tamamen kopuk olması ise sektörel bir yaklaşımın gerekliliğini tartışmaya açıyor. Peki, tek tip bir maaş tabanı yerine bölgesel veya sektörel bir sisteme geçilirse emekçilerin alım gücü nasıl etkilenir, Anadolu kentlerinde sanayileşme hız kazanır mı, yoksa büyük kentlere doğru engellenemez bir iş gücü akını mı başlar? İşveren tarafında ise verimlilik artışı mı yaşanır, yoksa haksız rekabet ve kayıt dışı istihdam riskleri tavan mı yapar? Bu devasa dosya, çalışma ekonomisi uzmanlarının öngörüleri, istihdam piyasasının mevcut durumu ve uluslararası örneklerle konuyu bütünsel bir düzlemde ele alarak zihinlerdeki tüm soru işaretlerini yanıtlamayı hedefliyor.

Asgari ücret süreçlerinin bölgesel ve sektörel katmanlara ayrılması fikri, sadece maaş bordrolarını değil, doğrudan ülke genelindeki nüfus dağılımını, sanayi yatırımlarının lokasyon tercihlerini ve bölgeler arası gelişmişlik farklarını da doğrudan etkileme potansiyeline sahiptir. Kalkınmada öncelikli yörelerde daha esnek bir maaş politikasının uygulanması yatırımcıları o bölgelere çekme ihtimali taşırken, diğer taraftan yaşam maliyetlerinin tavan yaptığı metropollerde çalışan vatandaşların geçim şartlarını iyileştirme arayışına cevap verebilir. Ancak bu durumun tam aksine, düşük maaş belirlenen bölgelerden yüksek maaşlı kentlere doğru kitlesel iş gücü göçünü tetikleme, kalifiye eleman kaybı yaşatma ve sosyal dengeleri bozma riski de her zaman masada durmaktadır. Sektörel bazda bakıldığında ise katma değeri yüksek teknoloji alanları ile yüksek emek yoğunluklu geleneksel sektörlerin aynı taban rakamla değerlendirilmesi üretim süreçlerinde tıkamayla sonuçlanabilmektedir. Dolayısıyla konunun sadece bir rakam pazarlığı olmanın ötesine geçerek kentsel yaşam maliyetleri, lojistik imkanlar, sektörlerin kârlılık oranları ve verimlilik parametreleriyle birlikte entegre bir biçimde değerlendirilmesi kritik bir zorunluluk haline gelmektedir.

Asgari ücret tanımı bölgesel ve sektörel bazda yeniden şekillenirse ekonomik dengeler nasıl değişir

Asgari ücret kavramı, geleneksel anlamıyla işçilere ödenebilecek en düşük yasal ücret seviyesini temsil ederken, günümüz sosyoekonomik şartlarında tek bir ulusal standart üzerinden yürütülmesi ciddi tartışmaları beraberinde getirmektedir. Büyükşehirlerdeki fahiş kira fiyatları, ulaşım masrafları ve temel gıda harcamaları ile nispeten daha küçük Anadolu kentlerindeki yaşam maliyetleri arasındaki devasa fark, mevcut tek tip uygulamanın adalet duygusunu zedelediği yönündeki eleştirileri artırmaktadır. Bölgesel bir model benimsendiğinde, yaşam maliyetinin yüksek olduğu metropollerde asgari ücret seviyesinin daha üst noktalara çekilmesi, alım gücü eriyen milyonlarca çalışana rahat bir nefes aldırabilir. Fakat bu durum, söz konusu kentlerde bulunan işletmelerin işçilik giderlerini katlayarak artıracağı için mal ve hizmet fiyatlarına zam olarak yansıma riskini barındırır. Anadolu’nun gelişmekte olan şehirlerinde ise daha düşük bir taban fiyat belirlenmesi durumunda, üretim maliyetleri düşecek ve bölge yatırımcılar için oldukça cazip bir cazibe merkezine dönüşebilecektir.

Sektörel ölçekte atılacak adımlar ise konunun bir diğer hassas boyutunu oluşturmaktadır. Ağır sanayi, madencilik veya yüksek teknoloji gibi yüksek katma değer üreten alanlar ile tekstil, tarım ve hizmet gibi kâr marjlarının son derece dar olduğu sektörlerin aynı taban maaş kuralına tabi tutulması, emek yoğun sektörlerde ciddi bir istihdam kaybı riski doğurmaktadır. Tekstil sanayicileri, küresel pazarlardaki rakip ülkelerle rekabet edebilmek adına esnek veya sektörel bir taban fiyat talep ederken, işçi sendikaları ise bu tür uygulamaların en alt gelir grubunu daha da mağdur edeceğini savunmaktadır. Sektörel taban fiyat modeline geçilmesi durumunda, her sektörün kendi toplu iş sözleşmesi mantığına benzer bir yapıya bürünmesi gerekecek, bu da çalışma hayatındaki örgütlenme biçimlerini tamamen değiştirecektir. Kurumsal yapısı güçlü olan firmalar bu sürece hızlı uyum sağlayabilecekken, merdiven altı işletmelerde ve küçük esnafta kayıt dışı çalışmanın hızla artma riski oldukça yüksek görünmektedir.

Ekonomik dengelerin sürdürülebilirliği açısından bakıldığında, bölgesel ya da sektörel herhangi bir modelin hayata geçirilmesi, doğrudan makroekonomik parametreleri ve enflasyon dinamiklerini sarsacaktır. Eğer bölgesel katsayılar doğru hesaplanmazsa, kentsel dönüşüm ve nüfus planlaması hedefleri altüst olabilir. Örneğin, iki komşu vilayet arasında yaşanacak küçük bir taban fiyat farkı bile, iş gücünün sürekli bir vilayetten diğerine kaymasına, konut piyasasında dengesizliklere ve yerel alt yapı üzerinde beklenmeyen yüklerin oluşmasına sebebiyet verecektir. Dolayısıyla düzenlemenin mutfağında sadece Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı değil, Hazine ve Maliye Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı ile sanayi odalarının ortaklaşa yürüteceği son derece titiz ve veriye dayalı analitik çalışmaların yer alması hayati önem taşımaktadır.

Bölgesel asgari ücret uygulaması büyükşehirler ve Anadolu kentleri arasındaki istihdam dengesini nasıl etkiler?

Bölgesel düzeyde belirlenecek bir asgari ücret, coğrafi alanlar arasındaki gelişmişlik farklarını kapatma potansiyeline sahip en radikal iktisadi enstrümanlardan biri olarak öne çıkmaktadır. İstanbul, Ankara ve İzmir gibi metropollerde hayat pahalılığının tavan yapması, çalışanların bu kentlerde yaşamasını neredeyse imkansız kılarken, işletmelerin de yüksek kira ve giderler nedeniyle şehir dışına taşınma arayışlarını hızlandırmaktadır. Büyükşehirlerde taban fiyatın yüksek tutulduğu, Anadolu şehirlerinde ise yerel geçim endekslerine paralel olarak daha makul seviyelerde belirlendiği bir senaryoda, sermaye sahipleri fabrikalarını ve üretim tesislerini Anadolu kentlerine kaydırmak için güçlü bir teşvik bulacaktır. Bu durum, yıllardır devam eden Doğu-Batı eksenli iç göç dalgasını tersine çevirebilir, Anadolu’da yeni istihdam kapıları açabilir ve büyükşehirlerin üzerindeki nüfus ile altyapı baskısını önemli ölçüde hafifletebilir.

Ancak madalyonun diğer tarafında, bölgesel modelin iş gücü mobility’si üzerindeki olumsuz etkileri ve potansiyel toplumsal riskler bulunmaktadır. Yüksek maaş verilen metropollerin, daha yüksek gelir elde etmek isteyen genç ve nitelikli iş gücü için birer çekim merkezine dönüşmesi kaçınılmaz olacaktır. Düşük maaş bölgesinde kalan Anadolu kentleri, nitelikli personellerini büyükşehirlere kaptırma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir ve bu durum yerel kalkınma hamlelerini sekteye uğratabilir. Ayrıca, komşu iller arasındaki yaşamsal masraf sınırlarının net olmaması sebebiyle, tabelada komşu olan iki şehir arasında oluşacak gelir farkı toplumsal adalet duygusunu zedeleyebilir. İşçilerin aynı işi yaptıkları halde sadece coğrafi konum nedeniyle farklı gelir elde etmeleri, Anayasa’nın eşitlik ilkesi çerçevesinde de derin hukuki ve etik tartışmaları beraberinde getirme riski taşımaktadır.

Gelişmiş ülkelerdeki uygulamalar incelendiğinde, federal veya eyalet sistemine sahip devletlerde bölgesel modellerin başarıyla yürütüldüğü gözlemlenmektedir. Fakat bu ülkelerde eyaletlerin kendi vergi toplama yetkilerinin ve bölgesel sosyal güvenlik mekanizmalarının bulunması, sistemin entegre bir şekilde işlemesini sağlamaktadır. Merkezi yönetim yapısının hakim olduğu ülkemizde ise bölgesel modelin uygulanabilmesi için vergi indirimleri, teşvik paketleri ve bölgesel kalkınma ajanslarının bütçeleriyle desteklenmiş hibrit bir yapının kurulması zorunludur. Aksi takdirde, sadece maaşları düşürerek bir bölgeye yatırım çekmeye çalışmak, o bölgedeki vatandaşların satın alma gücünü kalıcı olarak düşürebilir ve yerel piyasalardaki iç tüketim dinamiklerini tamamen durma noktasına getirebilir.

Sektörel asgari ücret modeli sanayi, hizmet ve tarım alanlarında üretimi nasıl şekillendirir?

Sektörel bir asgari ücret yaklaşımı, her ekonomik sektörün kendine özgü dinamiklerini, kârlılık oranlarını ve katma değer kapasitelerini dikkate alan bir yapı sunmayı vaat etmektedir. Örneğin, yüksek teknoloji, yazılım, otomotiv ve savunma sanayii gibi alanlarda çalışan personelin oluşturduğu katma değer ile tekstil, hazır giyim veya tarım sektöründeki katma değer kıyaslanamayacak derecede farklıdır. Mevcut tek tip taban fiyat uygulaması, kâr marjı düşük ve iş gücü yoğun sektörleri küresel rekabette oldukça zor bir duruma sokmaktadır. İşçilik maliyetlerinin toplam giderler içerisinde devasa bir paya sahip olduğu tekstil sektöründe, taban fiyatın her yıl keskin bir şekilde yükselmesi, üreticilerin fabrikayı kapatmasına veya Mısır, Bangladeş, Vietnam gibi işçiliğin çok daha ucuz olduğu ülkelere kaymasına yol açmaktadır. Sektörel model, bu tür kritik alanlara özel taban fiyatlar tanımlayarak üretimin ve ihracatın devamlılığını sağlama amacını taşır.

Buna karşın, hizmet sektörü ve perakende gibi devasa istihdam sağlayan alanlarda sektörel modelin kurgulanması son derece karmaşık süreçler içermektedir. Hizmet sektöründe faaliyet gösteren küçük bir esnafın ödeme kapasitesi ile uluslararası bir market zincirinin mali gücü aynı olmadığından, sektör içi alt kırılımların nasıl belirleneceği büyük bir soru işaretidir. Eğer sektörel taban fiyatlar sadece sanayi ve üretim odaklı belirlenip hizmet sektörü göz ardı edilirse, çalışanların kitleler halinde daha yüksek taban fiyata sahip sektörlere geçme eğilimi doğacaktır. Bu durum, düşük taban fiyat belirlenmiş sektörlerde ciddi bir iş gücü arzı krizine ve kalifiye eleman bulamama problemine yol açabilir. Sektörler arası ücret dengesizliği, çalışanların iş değiştirme frekansını artırarak işletmelerde personel devir hızını yükseltecek ve kurumsal hafızanın kaybolmasına neden olacaktır.

Tarım sektörü ise konunun en hassas ve stratejik halkasını oluşturmaktadır. Gıda güvenliğinin hayati bir önem kazandığı günümüzde, tarım işçilerinin çalışma şartları ve gelir seviyeleri doğrudan gıda enflasyonunu etkilemektedir. Tarımda uygulanacak esnek ya da sektörel bir ücret politikası, bir yandan çiftçinin ve tarımsal işletmelerin üretim maliyetlerini kontrol altında tutmasını sağlarken, diğer yandan mevsimlik tarım işçilerinin yaşam standartlarını tehlikeye atabilir. Bu nedenle, sektörel modelin tarım ve gıda üretimi gibi stratejik alanlarda uygulanması durumunda, devletin aradaki farkı doğrudan prim destekleri, vergi muafiyetleri ve sosyal yardım mekanizmaları ile kapatması gerekmektedir. Aksi takdirde, tarladan sofraya uzanan tedarik zincirinde yaşanacak maliyet artışları veya iş gücü kaçışları, tüm toplumun çok daha yüksek gıda enflasyonu ile yüzleşmesine sebep olabilir.

Asgari ücret artışlarının enflasyon, işveren maliyeti ve kayıt dışı istihdam üzerindeki etkileri nelerdir?

Çalışma hayatının en temel parametrelerinden biri olan asgari ücret, yapılan her artış dönemi sonrasında enflasyonist baskılar ve işveren maliyetleri üzerinden tüm piyasayı doğrudan etkisi altına almaktadır. Taban maaşlara yapılan zamlar, sadece bu ücretten çalışan milyonları değil, onun üzerinde maaş alan tüm personelin gelir beklentisini yukarı çekerek genel bir işçilik maliyeti artışına yol açmaktadır. İşverenler, yükselen personel giderlerini nihai ürün ve hizmet fiyatlarına yansıtmak durumunda kaldıklarından, bu durum “ücret-fiyat sarmalı” olarak bilinen ve enflasyonu sürekli besleyen bir döngünün doğmasına sebebiyet vermektedir. Özellikle hizmet ve perakende gibi iş gücü yoğun sektörlerde, maaş artışlarının ertesi günü etiketlerin değişmesi, yapılan zamların alım gücüne yansımasını oldukça kısa ömürlü kılmaktadır.

İşveren maliyetleri cephesinde ise brut maaşın üzerine eklenen sosyal güvenlik primleri, işsizlik fonu kesintileri ve muhtasar vergiler, işletmelerin üzerindeki finansal yükü her geçen gün daha da ağırlaştırmaktadır. Küçük ve orta ölçekli işletmeler (KOBİ’ler), büyük ölçekli kurumsal firmalar kadar yüksek nakit akışına sahip olmadıkları için artan maliyetler karşısında en kırılgan grubu oluşturmaktadır. İşverenlerin bu maliyet baskısıyla başa çıkabilmek adına ilk başvurduğu yöntemler ne yazık ki eleman çıkartmak, yatırımları ertelemek veya kayıt dışı istihdama yönelmek olmaktadır. Kayıt dışı çalışmanın yaygınlaşması, hem çalışanların sosyal güvenlik hakkından mahrum kalmasına hem de devletin devasa bir vergi ve prim kaybına uğramasına neden olan ciddi bir sosyoekonomik yaradır.

Kayıt dışı istihdam riskini en aza indirmek ve işverenin rekabet gücünü koruyabilmek için devletin üstlendiği teşvik mekanizmalarının etkinliği büyük bir rol oynamaktadır. Asgari ücret desteği gibi uygulamalar işverenin yükünü bir nebze hafifletse de, kalıcı çözüm vergi dilimlerinin yeniden düzenlenmesinden ve brüt-net maaş arasındaki makasın daraltılmasından geçmektedir. Çalışan üzerindeki vergi yükünün hafifletilmesi, işverene ek bir maliyet getirmeden net ele geçen maaşın artmasını sağlayabilir. Böylece hem emekçinin alım gücü desteklenmiş olur hem de işletmelerin kayıt dışılığa kaçma gerekçeleri ortadan kaldırılarak kayıtlı istihdamın sürdürülebilirliği güvence altına alınır.

İşçi ve işveren sendikalarının bölgesel ve sektörel asgari ücret modellerine bakışı nasıl şekilleniyor?

Gerek bölgesel gerekse sektörel asgari ücret tartışmalarında sosyal taraflar olan işçi ve işveren sendikaları birbirine tamamen zıt kutuplarda yer alan stratejik yaklaşımlar sergilemektedir. İşveren konfederasyonları ve ticaret odaları, küresel pazarlardaki rekabet güçlerini korumak, Anadolu’daki yatırımları teşvik etmek ve kırılgan sektörleri ayakta tutabilmek amacıyla esnek, bölgesel ve sektörel modelleri oldukça sıcak karşılamaktadır. İşveren temsilcileri, her bölgenin ve her sektörün katma değer üretme kapasitesinin aynı olmadığını belirterek, tek bir katı taban fiyatın özellikle Anadolu’daki KOBİ’leri istihdam azaltmaya veya işletmeyi kapatmaya zorladığını sıklıkla dile getirmektedir. Onlara göre, yerel dinamiklere uyarlanmış bir yapı, kayıt dışılığı azaltacak ve bölgesel istihdamı şahlandıracaktır.

İşçi sendikaları ve konfederasyonları ise bölgesel veya sektörel bir ayrıştırma fikrine son derece sert bir şekilde karşı çıkmakta ve bu tür yaklaşımları taban maaşın fiilen düşürülmesi çabası olarak nitelendirmektedir. İşçi tarafı, asgari ücret kavramının bir “insani yaşam ücreti” olduğunu, insanın temel ihtiyaçlarının ve beslenme maliyetlerinin coğrafi sınırlara göre dramatik bir şekilde değişmeyeceğini savunmaktadır. Bölgesel bir uygulamanın, Anadolu’daki çalışanları “ucuz iş gücü” konumuna düşüreceği ve emek sömürüsünü meşrulaştıracağı endişesi taşınmaktadır. İşçi temsilcilerine göre çözülmesi gereken asıl problem taban fiyatın bölünmesi değil, büyükşehirlerdeki hayat pahalılığının, fahiş kiraların ve ulaşım giderlerinin sosyal devlet ilkeleri gereğince doğrudan kamu kaynaklarıyla ve bölgesel desteklerle süvante edilmesidir.

Toplu pazarlık masasında tarafların bu radikal fikir ayrılıkları, ortak bir uzlaşı zeminine ulaşılmasını oldukça zorlaştırmaktadır. Ancak uluslararası çalışma standartları ve Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) prensipleri incelendiğinde, temel yaşam standartlarını garanti altına alan bir ulusal taban fiyatın üzerine, sektörlerin ve bölgelerin kendi toplu iş sözleşmeleriyle daha yüksek standartlar eklediği modeller önerilmektedir. Yani taban fiyatın altına düşülmesine izin vermeyen, ancak gelişmiş bölgeler ve yüksek katma değerli sektörler için yukarı yönlü farklılaşmaya imkan tanıyan bir sistem, her iki tarafın kaygılarını giderebilecek dengeli bir orta yol olarak öne çıkmaktadır.

Küresel örneklerde bölgesel ve sektörel asgari ücret uygulamaları nasıl başarıya ulaştı?

Dünyanın farklı coğrafyalarında uygulanan asgari ücret modelleri, bölgesel ve sektörel yaklaşımların nasıl farklı sonuçlar doğurabileceğine dair çok zengin veriler sunmaktadır. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) federal düzeyde belirlenen bir ulusal taban fiyat bulunmakta, ancak her eyalet kendi yaşam maliyetlerine göre bu rakamın üzerine çıkabilmektedir. California veya New York gibi yaşamın son derece pahalı olduğu eyaletlerde taban maaşlar federal seviyenin iki katına ulaşabilirken, kırsal eyaletlerde federal taban geçerliliğini korumaktadır. Bu model, eyaletlerin kendi ekonomik gerçeklikleriyle uyumlu hareket etmesine imkan tanırken, eyaletler arası ciddi iş gücü kaymalarını da beraberinde getirebilmektedir.

Avrupa’daki uygulamalara bakıldığında ise Iskoçya, İsviçre veya Almanya gibi ülkelerde bölgesel ve sektörel toplu sözleşme kültürünün çok daha gelişmiş olduğu görülmektedir. Almanya, uzun yıllar ulusal bir taban fiyat olmadan tamamen sektörel toplu sözleşmelerle süreci yürütmüş, ancak sektörler arası aşırı gelir adaletsizliklerini ve kayıt dışılığı önlemek adına 2015 yılında ulusal bir taban maaş uygulamasına geçiş yapmıştır. İskandinav ülkelerinde (İsveç, Danimarka, Norveç) ise devlet tarafından konulmuş yasal bir ulusal taban fiyat bulunmamaktadır. Bunun yerine, son derece güçlü olan işçi ve işveren sendikaları her sektör için ayrı ayrı toplu pazarlıklar yaparak sektörel taban maaşları belirlemektedir. Bu sistemin başarısı, ülkelerdeki sendikalaşma oranlarının yüzde 70’lerin üzerinde olmasına ve yüksek şeffaflık kültürüne dayanmaktadır.

Gelişmekte olan ülkelerden Brezilya ve Çin gibi devasa coğrafyalara sahip devletlerde ise katı bir bölgesel model uygulanmaktadır. Çin’de eyaletler ve hatta şehirler kendi ekonomik gelişmişlik düzeylerine göre 4 farklı asgari seviye belirlemektedir. Şanghay veya Shenzhen gibi küresel finans ve sanayi merkezlerinde taban fiyatlar oldukça yüksekken, iç kesimlerdeki tarım eyaletlerinde bu rakamlar çok daha alt seviyelerde tutulmaktadır. Bu strateji, küresel sermayenin ülke içinde farklı bölgelere dağılmasını sağlasa da, eyaletler arasında devasa gelir uçurumları ve milyonlarca iç göçmenin yaşadığı sosyal uyum problemlerine yol açmıştır. Dolayısıyla uluslararası tecrübeler, tek başına radikal bir bölgesel veya sektörel modelin her bünyeye uymayacağını, ülkenin idari yapısına ve sendikal kültürüne uygun özgün çözümler üretilmesi gerektiğini net bir şekilde kanıtlamaktadır.

Asgari ücret düzenlemesinde ideal model nasıl kurulmalı ve hangi adımlar atılmalı?

Geleceğe yönelik sürdürülebilir bir asgari ücret sisteminin inşası, hem emekçinin insanca yaşam hakkını koruyan hem de işletmelerin küresel rekabet gücünü aksatmayan hassas bir dengenin kurulmasına bağlıdır. Tek tip ulusal model ile katı bölgesel/sektörel modellerin çatışması yerine, her iki yaklaşımın olumlu yönlerini harmanlayan hibrit bir mimari en gerçekçi çözüm olarak belirmektedir. Bu doğrultuda atılması gereken ilk adım, tüm ülke genelinde hiçbir biçimde altına inilemeyecek, insani temel ihtiyaçları kapsayan “Ulusal Taban Asgari Ücret” seviyesinin muhafaza edilmesidir. Bu taban, sosyal devletin bir gereği olarak her bir vatandaşın en temel yaşam güvencesi konumunda olmalıdır.

İkinci aşamada ise bu ulusal tabanın üzerine eklenecek “Bölgesel ve Sektörel Yaşam Katsayıları” devreye sokulmalıdır. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) veya bağımsız akademik kurullar tarafından her ilin kentsel yaşam maliyeti (kira, ulaşım, gıda masrafları) şeffaf bir şekilde hesaplanmalı ve metropollerde yaşayan çalışanlara bu katsayılar oranında “Bölgesel Yaşam Desteği” verilmelidir. Ancak bu ek maliyetin tamamı işverenin sırtına yüklenmemeli, büyükşehirlerde çalışanların vergi dilimleri düşürülerek ve SGK prim destekleri artırılarak devlet tarafından da finanse edilmelidir. Böylece işverenin maliyet baskısıyla işçi çıkarmasının önüne geçilirken, büyükşehirdeki çalışanın alım gücü korunmuş olur.

Sektörel ölçekte ise yüksek katma değer üreten sektörlerde sendikal örgütlenmenin ve toplu iş sözleşmesi mekanizmalarının önü tamamen açılmalıdır. Devletin yasal tabanı belirlediği, ancak sektörlerin kendi içerisinde verimlilik ve kârlılığa dayalı olarak toplu sözleşmelerle daha yüksek standartlar oluşturduğu bir ekosistem teşvik edilmelidir. Kırılgan ve iş gücü yoğun sektörlere (örneğin tekstil veya tarım) ise bölgesel teşvikler, enerji indirimleri ve hammadde destekleri sağlanarak taban fiyat yükü hafifletilmelidir. Sonuç olarak; şeffaf veriye dayanan, vergi adaletini sağlayan, bölgesel gelişmişlik farklarını dikkate alan ve sendikal hakları güçlendiren bütüncül bir reform, çalışma hayatındaki tüm tarafları memnun edecek en ideal gelecek vizyonunu oluşturacaktır.

Başa dön tuşu
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Sitemizin devamlılığı için lütfen reklam engelleyicinizi kapatın