Küresel siyaset ve uluslararası ticaret platformları, son dönemde eşine az rastlanır cinsten büyük bir gerilimin fitilinin ateşlenmesine sahne oluyor. Ekonomi koridorlarında kulaktan kulağa yayılan iddialar ve resmi makamlardan sızan ilk sinyaller, dünya piyasalarında ciddi bir sarsıntının yaklaşmakta olduğunu açıkça gösteriyor. Özellikle batı ittifakının en güçlü 2 aktörü olarak kabul edilen ABD ve Fransa, yakın tarihte benzeri görülmemiş bir ekonomik yüzleşmenin eşiğine sürüklenmiş durumdadır. Yaşanan bu diplomatik tıkanıklığın hangi somut adımlardan kaynaklandığı henüz geniş kitleler tarafından tam olarak kavranamamışken, analistler geleceğe yönelik felaket senaryoları üzerinde duruyor. Sınır ötesi ortaklıkların güvenirliğini zedeleyen bu yeni süreç, sadece 2 ülke arasındaki bağları koparmakla kalmayıp tüm küresel tedarik zincirlerini de altüst edebilecek potansiyel barındırıyor. Yaklaşan büyük uluslararası zirve öncesinde tarafların takındığı tavizsiz tutum, ekonomi dünyasındaki aktörleri derin bir belirsizliğin ve yanıtı aranan büyük soruların ortasında bırakıyor.
Teknoloji Devlerinin Kazanç Mücadelesi ve Yeni Vergiler
Uluslararası ticaret sisteminde uzun süredir biriken gerginlik, teknoloji şirketlerinin elde ettiği devasa kazançların vergilendirilmesi hususunda somut bir çatışmaya dönüştü. Çok uluslu büyük teknoloji firmalarının operasyon yürüttükleri ülkelerde fiziki ofis bulundurmadan milyarlarca liralık gelir sağlaması, Avrupa genelinde adaletsiz bir vergi düzeni algısı oluşturdu. Bu adaletsizliği gidermek amacıyla Fransa yönetimi, kendi sınırları içinde faaliyet gösteren Amerikan menşeli dijital devlere yönelik %3 oranında bir dijital hizmet vergisi uygulama kararı aldı. Alınan bu stratejik karar, uluslararası hukuk normlarına uygun bir mali egemenlik hamlesi olarak savunulurken, karşı tarafta büyük bir infiale sebebiyet verdi. Avrupa pazarında serbestçe hareket eden Amerikan firmalarının kazançlarının bu şekilde hedef alınması, okyanusun diğer tarafındaki yönetim mekanizmalarını hızlı biçimde harekete geçmeye zorladı.
Amerikan yönetim kademeleri, Avrupa topraklarında uygulamaya konulan bu yeni mali yükümlülüklerin doğrudan kendi şirketlerini baltalamaya yönelik ayrımcı bir eylem olduğunu ileri sürdü. Teknoloji sektörünün küresel liderliğini elinde bulunduran firmaların ek vergilerle baskılanması, Washington yönetiminin korumacı reflekslerini en üst düzeyde tetikleyen temel unsur haline geldi. Ekonomik egemenlik haklarının ihlal edildiğini savunan ABD Başkanı Donald Trump, müttefik devletlerin bu tarz tek taraflı uygulamalarına asla göz yummayacağını çok net bir dille ilan etti. Söz konusu gerilim, dijital çağın getirdiği yeni ekonomik gerçeklikler ile geleneksel vergilendirme sistemleri arasındaki uyuşmazlığın ne denli derin olduğunu bir kez daha kanıtladı. Uzmanlar, dijital hizmet vergilerinin sadece bir mali düzenleme olmadığını, aynı zamanda küresel teknoloji hegemonyasını ele geçirme yarışının stratejik bir parçası olduğunu vurguluyor. Paris yönetiminin geri adım atmayı reddeden kararlı duruşu, 2 müttefik arasındaki ekonomik köprülerin hızla yıpranmasına ve tarafların karşılıklı olarak kılıçlarını çekmesine zemin hazırladı. Ortaya çıkan bu derin görüş ayrılığı, uluslararası ticaret hukukunun sınırlarını zorlarken, tarafların uzlaşmaktan ne kadar uzak olduğunu da gözler önüne seriyor.
Uluslararası finans analizlerinde, dijital ekonominin vergilendirilmesi konusundaki bu krizin çözülmemesi durumunda küresel bir vergi savaşının kaçınılmaz hale geleceği öngörülüyor. Avrupa ülkelerinin, dijital platformların yerel kaynakları kullanarak elde ettiği gelirlerden pay alma arzusu, Amerikan teknoloji tekelini kırmaya yönelik bir hamle olarak yorumlanıyor. Ekonomistler, %3 oranındaki bu verginin kağıt üzerinde küçük görünmesine rağmen, milyarlarca dolarlık ciro yapan dev şirketler için çok büyük bir maliyet kalemi oluşturduğunu ifade ediyor. Bu durum, şirketlerin kârlılık oranlarını doğrudan etkilediği için Amerikan borsalarında da ciddi dalgalanmalara ve yatırımcı tedirginliklerine yol açıyor. Paris hükümeti ise egemen bir devlet olarak kendi sınırları içindeki ekonomik faaliyetleri vergilendirme hakkına sahip olduğunu her platformda yüksek sesle savunmaya devam ediyor. Maliye bakanlıkları düzeyinde yürütülen diplomatik görüşmelerin tıkanması, meselenin teknik bir anlaşmazlıktan ziyade siyasi bir güç savaşına dönüştüğünün en açık kanıtıdır.
Teknoloji şirketlerinin lobicilik faaliyetleri de bu süreçte taraflar arasındaki uçurumu derinleştiren bir diğer önemli etken olarak dikkat çekiyor. Amerikan teknoloji devleri, maruz kaldıkları bu ek vergilerin haksız rekabet yarattığını ileri sürerek kendi hükümetlerine baskı uygulamaya başladılar. Yatırım planlarını ve Ar-Ge bütçelerini bu vergilere göre revize etmek zorunda kalacaklarını belirten şirketler, krizin tırmanmasında doğrudan rol oynadılar. Bu baskıların neticesinde Washington, ulusal çıkarlarını korumak adına en agresif ekonomik araçları devreye sokmaktan çekinmeyeceğini gösteren bir pozisyon aldı. Böylece dijital dünyanın vergi savaşı, geleneksel sanayi kollarını da içine çekecek devasa bir gümrük savaşı tehlikesini beraberinde getirdi.
Gümrük Tarifelerinin Bir Tehdit Unsuru Olarak Kullanılması
Teknoloji sektöründe yaşanan bu vergi krizine karşılık vermek isteyen ABD Başkanı Donald Trump, beklenmedik ve son derece sert bir ekonomik misilleme planını devreye soktu. Amerikan şirketlerine uygulanan dijital verginin derhal kaldırılmaması halinde, Fransa ekonomisinin can damarı niteliğindeki ürünlere yönelik ağır yaptırımlar uygulanacağı açıklandı. Yapılan resmi açıklamalara göre, Fransa topraklarından gelen tüm şarap ve şampanya ürünlerine %100 oranında gümrük vergisi getirilmesi planlanıyor. Bu hamle, Fransız tarım ve lüks tüketim sektörünü doğrudan hedef alarak, Paris yönetimini en hassas olduğu ekonomik noktadan vurmayı amaçlayan stratejik bir hamledir. Gümrük tarifelerinin bu denli yüksek bir oranda belirlenmesi, söz konusu ürünlerin Amerikan pazarındaki rekabet gücünü tamamen yok etme riski taşıyor. Sektör temsilcileri, %100 oranındaki bir gümrük vergisinin uygulanması durumunda, Amerika pazarında Fransız şaraplarının satışının neredeyse durma noktasına geleceğini belirtiyor. Bu durum, sadece büyük üreticileri değil, Fransa genelindeki binlerce yerel bağ üreticisini ve tarım işçisini de doğrudan iflasın eşiğine sürükleyebilir.
Gümrük tarifelerinin bir dış politika silahı olarak bu denli agresif kullanılması, küresel ticaret kurallarının yeniden yazılması anlamına geliyor. Washington yönetiminin korumacı politikaları, serbest ticaret ilkelerine dayanan uluslararası sistemin temellerini sarsmaya devam ediyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve kurmayları, bu tehditler karşısında boyun eğmeyeceklerini ve ekonomik egemenliklerinden taviz vermeyeceklerini açıkladılar. Ancak lüks tüketim ve gıda ihracatından elde edilen gelirlerin azalması ihtimali, Fransız ekonomisi üzerinde şimdiden büyük bir baskı oluşturuyor. Avrupa pazarında yaşanan ekonomik durgunluğun üzerine bir de Amerikan pazarının kapanma tehlikesi, Paris’te acil durum planlarının yapılmasına yol açtı. Karşılıklı restleşmeler, 2 ülke arasındaki ticari hacmin milyarlarca avro değerinde daralmasına neden olabilecek tehlikeli bir süreci tetikliyor.
Uluslararası ticaret uzmanları, şarap ve şampanya sektörüne yönelik bu yaptırım tehdidinin sembolik bir anlam taşıdığına da dikkat çekiyor. Fransız kültürel kimliğinin ve ekonomik gücünün simgesi olan bu ürünlerin hedef alınması, psikolojik bir baskı unsuru olarak tasarlanmıştır. Amerikan pazarı, Fransız lüks gıda ve içecek üreticileri için dünya genelindeki en büyük ve en kârlı ihracat rotası konumundadır. Bu rotanın tıkanması, üreticilerin ellerindeki devasa stokları eritememesine ve hammadde fiyatlarının çakılmasına sebebiyet verecektir. Dolayısıyla Washington’ın gümrük vergisi tehdidi, Fransa’nın sadece mali dengelerini değil, toplumsal istikrarını da sarsabilecek bir güce sahiptir.
Meydana gelen bu durum, küresel tedarik zincirlerinde yer alan distribütörler ve lojistik firmaları için de büyük bir belirsizlik doğuruyor. Amerika limanlarında bekleyen binlerce tonluk Fransız malının akıbeti, gümrük vergisi kararlarının kesinleşeceği tarihe kilitlenmiş durumdadır. İthalatçılar, %100 oranındaki ek maliyeti üstlenmek yerine siparişlerini iptal etme yoluna gitmeye başlamışlardır. Bu durum, deniz taşımacılığı yapan uluslararası şirketlerin de gelirlerinde ciddi azalmalar yaşanmasına neden oluyor. Krizin ekonomik etkileri, dalga dalga yayılarak imalat, lojistik ve perakende sektörlerini derinden etkileyen zincirleme bir reaksiyona dönüşüyor. Avrupa Birliği organları da bu tehdit karşısında sessiz kalmayarak, müttefikine yönelik haksız yaptırımlara karşı misilleme tedbirleri hazırladığını duyurdu. Böylece 2 ülke arasındaki yerel bir vergi ihtilafı, kıtalararası devasa bir ekonomik savaşa dönüşme eğilimi gösteriyor.
G7 Zirvesi Öncesinde Gerilen Diplomatik İlişkiler
Ekonomik alanda yaşanan bu büyük gerilim, Fransa’da düzenlenecek olan G7 zirvesi öncesinde diplomatik ilişkilerin tamamen kopma noktasına gelmesine neden oldu. Dünyanın en gelişmiş ekonomilerini bir araya getiren bu prestijli zirve, normal şartlarda küresel iş birliği mesajlarının verilmesi gereken bir platformdur. Ancak ABD Başkanı Donald Trump’ın zirve öncesinde yaptığı sert çıkışlar, diplomatik teamüllerin ve dostane ilişkilerin bir kenara bırakıldığını gösteriyor. Zirveye ev sahipliği yapmaya hazırlanan Fransa yönetimi, bu tehditlerin gölgesinde liderleri ağırlamanın siyasi zorluklarıyla karşı karşıya kalmıştır. Diplomatik kaynaklar, zirve gündeminin iklim değişikliği ve küresel güvenlik gibi konulardan ziyade bu ticaret savaşına odaklanacağını belirtiyor. Liderler arasındaki ikili görüşmelerin, samimi bir diyalog ortamından ziyade karşılıklı suçlamaların yapıldığı gergin toplantılara sahne olması bekleniyor.
Ev sahibi ülkenin lideri olarak Emmanuel Macron, zirve boyunca diğer üye devletlerin desteğini arkasına alarak ortak bir cephe oluşturmaya çalışacaktır. Ancak G7 içindeki diğer ülkelerin de Amerikan yaptırımlarından çekinmesi, Fransa’nın aradığı tam desteği bulmasını zorlaştırabilir. Uluslararası zirveler genellikle küresel sorunlara ortak çözümler üretmek amacıyla düzenlenirken, bu kez bir ayrışma arenasına dönüşme riski taşıyor. Washington yetkilileri, zirvede kendi ekonomik tezlerini savunmaktan geri durmayacaklarını ve ulusal çıkarlarını her şeyin üzerinde tutacaklarını vurguluyorlar. Bu durum, batı ittifakı içindeki çatlakların derinleşmesine ve küresel yönetişim mekanizmalarının işlevsizleşmesine yol açıyor.
Diplomatik gözlemciler, G7 zirvesinin başarısızlıkla sonuçlanmasının küresel piyasalara çok olumsuz bir mesaj vereceği konusunda hemfikirdir. Dünyanın en büyük 7 ekonomisinin liderlerinin ortak bir bildiri üzerinde uzlaşamaması, jeopolitik riskleri en üst seviyeye çıkaracaktır. Yatırımcılar, büyük güçler arasındaki bu güvensizlik ortamını görerek sermayelerini daha güvenli limanlara çekme eğilimi gösterebilirler. Bu durum, gelişmekte olan piyasalardan para çıkışına ve küresel çapta likidite sıkışıklığına neden olabilecek bir potansiyel barındırıyor. Fransa’nın zirve organizasyonundaki diplomatik başarısı, bu krizin ne kadar iyi yönetilebileceği ile doğrudan bağlantılı hale gelmiştir. Paris sokaklarında güvenlik önlemleri artırılırken, arka kapı diplomasisiyle krizin zirve başlamadan çözülmesi için yoğun çaba sarf ediliyor. Ancak tarafların kamuoyu önünde verdikleri mesajların sertliği, perde arkasındaki uzlaşı ihtimallerini de her geçen gün daha fazla zayıflatıyor.
Zirve öncesinde yaşanan bu gerginlik, uluslararası diplomasi tarihindeki en zorlu liderler buluşmalarından birine zemin hazırlıyor. Her 2 ülkenin bürokratları, liderlerin karşı karşıya geleceği anlarda yaşanabilecek olası krizleri engellemek için protokol kurallarını titizlikle inceliyor. Çalışma yemekleri ve ortak basın toplantıları gibi etkinliklerin, gerilimi tırmandırmayacak şekilde organize edilmesi için büyük bir çaba harcanıyor. Buna rağmen, liderlerin öngörülemeyen çıkışları ve sosyal medya üzerinden yapabilecekleri açıklamalar diplomatları endişelendirmeye devam ediyor. Uluslararası kamuoyu, zirveden çıkacak kararların küresel ekonomik istikrarı koruyup koruyamayacağını büyük bir dikkatle takip ediyor. Bu süreçte yaşanacak en ufak bir diplomatik hata, ticari yaptırımların hemen yürürlüğe girmesine yol açabilecek bir domino etkisini başlatabilir.
Küresel Ticaret Savaşlarında Diğer Ülkelerin Pozisyonları
ABD ve Fransa arasındaki bu restleşme, sadece 2 ülkeyle sınırlı kalmayıp diğer büyük ekonomilerin de politikalarını gözden geçirmesine neden oldu. Amerikan yönetiminin dijital vergi uygulayan ülkelere yönelik baskıları, dünya genelinde benzer adımlar atmak isteyen devletleri ikilemde bıraktı. Özellikle Kanada, 2025 yılında kendi dijital hizmet vergisini hayata geçirmeyi planlarken, Trump yönetiminin yoğun ekonomik tehditleri karşısında geri adım atmak zorunda kalmıştı. Ottawa yönetiminin bu geri çekilmesi, Amerikan baskı politikasının müttefikler üzerinde ne kadar etkili olabileceğini gösteren somut bir örnek teşkil etti. Kanada hükümeti, ulusal şirketlerinin Amerikan pazarındaki çıkarlarını korumak adına dijital vergi projesini süresiz olarak askıya aldığını duyurmuştu.
Diğer taraftan İngiltere, Amerikan baskılarına karşı çok daha dirençli ve kararlı bir duruş sergileyerek dikkatleri üzerine çekiyor. Londra yönetimi, kendi sınırları içinde uyguladığı %2 oranındaki dijital hizmet vergisini korumaya devam edeceğini kararlılıkla ilan etti. Amerikan teknoloji firmalarının İngiliz pazarından elde ettiği gelirlerin adil bir şekilde vergilendirilmesi gerektiği savunuluyor. Bu kararlı tutum, İngiltere ile Amerika arasındaki ticari ilişkilerde de gizli bir gerilimin fitilini ateşlemiş durumdadır. Ancak İngiliz hükümeti, finansal bağımsızlığından ve egemenlik haklarından taviz vermeyerek bu baskılara göğüs germeyi sürdürüyor. Bu durum, Avrupa genelinde dijital vergi konusunda ortak bir kararlılığın oluşabileceğine dair umutları da canlı tutuyor. G7 zirvesinde İngiltere’nin alacağı pozisyon, Fransa’nın Amerikan tehditleri karşısında yalnız kalıp kalmayacağını belirleyecek kritik unsurlardan biridir.
Uluslararası ilişkiler uzmanları, müttefikler arasındaki bu bölünmenin küresel ticaret bloklarının yapısını temelden sarsabileceğini belirtiyor. Amerika’nın kendi müttefiklerini ekonomik yaptırımlarla tehdit etmesi, batı ittifakı içindeki güven ilişkisini ciddi şekilde zedeliyor. Bu durum, diğer küresel güçlerin Avrupa pazarında daha etkin roller üstlenmesi için yeni fırsatlar yaratabilir. Özellikle Asya merkezli teknoloji ve ticaret devleri, batı dünyasındaki bu çatlağı kendi lehlerine kullanmak adına stratejik hamleler planlıyor. Avrupa ülkeleri, Amerikan yaptırımlarının yaratacağı ekonomik boşluğu doldurmak amacıyla alternatif pazarlara yönelme stratejilerini masaya yatırıyor. Ticaret yollarının ve ortaklıkların yeniden şekillendiği bu dönem, küresel dengelerin kalıcı olarak değişmesine yol açabilir.
Avrupa Birliği komisyonu da üye ülkelerin haklarını korumak adına ortak bir yasal çerçeve hazırlığı içinde olduğunu bildirdi. Herhangi bir üye ülkeye yönelik haksız gümrük tarifesi uygulanması durumunda, tüm birlik genelinde misilleme tedbirlerinin devreye sokulacağı vurgulanıyor. Bu durum, krizin sadece Fransa ile sınırlı kalmayıp tüm Avrupa kıtasını kapsayan geniş çaplı bir ekonomik savaşa dönüşebileceğini gösteriyor. Brüksel’deki bürokratlar, Amerikan yönetiminin tek taraflı kararlarına karşı uluslararası ticaret hukuku mekanizmalarını sonuna kadar kullanacaklarını ifade ediyorlar. Ancak yasal süreçlerin uzun zaman alması, kısa vadede yaşanacak ekonomik kayıpların engellenmesini zorlaştırıyor.
Ekonomik Kriz Karşısında Sektörel Etkiler ve Önlemler
Yaşanan bu devasa ticaret krizi, makroekonomik dengelerin yanı sıra mikro düzeyde sektörel bazda da çok derin etkiler yaratma potansiyeline sahiptir. Özellikle tarım ve lüks tüketim sektöründe faaliyet gösteren üreticiler, bu krizden en fazla zarar görecek kesimlerin başında yer alıyor. Uzman analizlerine göre, gümrük vergilerinin %100 oranına çıkarılması durumunda lüks gıda ve içecek sektöründe faaliyet gösteren firmaların ihracat gelirleri en az %40 oranında azalacaktır. Bu durum, üretim tesislerinde kapasite kullanım oranlarının düşmesine begging kitlesel işten çıkarmaların yaşanmasına neden olabilir. Sektörel etkilerin bu denli ağır olması, hükümetlerin acil destek ve teşvik paketlerini devreye sokmasını zorunlu kılıyor. Üreticilerin bu süreçte ayakta kalabilmesi için vergi indirimleri, düşük faizli krediler ve hammadde destekleri gibi finansal önlemlerin hızla hayata geçirilmesi gerekiyor. Aksi takdirde, tedarik zincirinde yaşanacak kırılmalar uzun vadede ekonominin genelinde kalıcı hasarlara yol açacaktır.
Bu krizden korunmak isteyen işletmelerin alabileceği en önemli stratejik önlem, pazar çeşitlendirmesine gitmektir. Sadece Amerika pazarına bağımlı olan üreticiler, riskleri azaltmak adına Asya ve Latin Amerika gibi alternatif pazarlara yönelmelidir. Özellikle Çin ve Hindistan gibi gelişmekte olan ülkelerde lüks tüketim mallarına olan talebin artması, üreticiler için yeni bir çıkış kapısı olabilir. Pazar çeşitlendirmesi, kısa vadede yüksek maliyetli ve zorlu bir süreç olsa da uzun vadede şirketlerin krizlere karşı direncini artıracaktır. Ayrıca dijital pazarlama kanallarının ve e-ticaret altyapılarının güçlendirilmesi, tüketicilere doğrudan ulaşılmasını sağlayarak aracı maliyetlerini düşürecektir. Şirketlerin bu dönüşümü gerçekleştirebilmesi için yenilikçi stratejiler geliştirmesi begging operasyonel verimliliği en üst düzeye çıkarması kritik önem taşıyor.
Finans sektörünün de bu ticaret savaşı sürecinde risk yönetim politikalarını gözden geçirmesi hayati bir zorunluluk olarak öne çıkıyor. İhracat odaklı firmalara kredi sağlayan bankalar, olası batık risklerini azaltmak için daha temkinli adımlar atmaya başladılar. Kredi borçlarının geri ödenmesinde yaşanabilecek aksamalar, finansal sistemin genelinde bir likidite krizini tetikleme riski barındırıyor. Bu nedenle, risk analizlerinin daha sık yapılması ve hassas sektörlerdeki firmaların mali durumlarının yakından izlenmesi gerekiyor. Finansal otoritelerin alacağı makro ihtiyati tedbirler, krizin bankacılık sektörüne sıçramasını engellemede kilit rol oynayacaktır.
Makale boyunca incelenen tüm bu gelişmeler, modern uluslararası ticaretin ne denli hassas ve kırılgan dengeler üzerine kurulu olduğunu açıkça kanıtlıyor. Teknoloji şirketlerinin vergilendirilmesi gibi haklı bir talebin, müttefik ülkeleri savaşın eşiğine getirebilmesi, küresel liderliğin doğasını da sorgulatıyor. Liderlerin ulusal çıkar hesapları ile küresel iş birliği gereklilikleri arasındaki çelişki, gelecekte benzer krizlerin daha sık yaşanabileceğine işaret ediyor. Ekonomik güç mücadelesinin kazananı olmayacağını, her 2 tarafın da ciddi refah kayıpları yaşayacağını geçmişteki tecrübeler defalarca göstermiştir. Bu krizin aşılması, tarafların tek taraflı dayatmalardan vazgeçerek ortak kurallar çerçevesinde diyalog kurmasıyla mümkün olacaktır. Dünya kamuoyu, yaklaşan büyük zirvede liderlerin sağduyulu davranıp davranmayacağını ve bu ekonomik yangını söndürüp söndüremeyeceğini merakla bekliyor. Alınacak kararlar, sadece 2 ülkenin ticari geleceğini değil, önümüzdeki 10 yılın küresel ekonomik düzenini de şekillendirecektir.
Sonuç olarak, dijital çağın getirdiği yeni ekonomik düzen, geleneksel devlet yapılarının mali politikalarını revize etmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Uluslararası ticaret hukuku normlarının, dijital dünyadaki kar transferlerini adil bir şekilde düzenleyecek hıza ve esnekliğe ulaşması gerekmektedir. Müttefik devletler arasındaki bu tarz gerilimler, küresel ölçekte yeni bir kurumsal reformun yapılması gerektiğinin en büyük işaretidir. Şirketlerin, devletlerin egemenlik haklarına saygı duyarak faaliyet gösterdikleri toplumlara karşı mali sorumluluklarını yerine getirmesi yasal bir zorunluluktur. Yaşanan bu son kriz, diplomatik diyalog kanallarının açık tutulmasının küresel barış ve ekonomik istikrar için ne kadar hayati olduğunu göstermiştir. Önümüzdeki günlerde atılacak adımlar, küresel ticaretin korumacı duvarlar arkasına mı çekileceğini yoksa adil kurallarla mı büyüyeceğini netleştirecektir.