Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından sıklıkla dile getirilen ben ekonomistim beyanı, yakın siyasi ve iktisadi tarihin en çok tartışılan konuları arasında yer almaktadır. Bu ifadenin arkasında yatan rasyonel gerekçeler ile uygulamaya konulan politikaların sonuçları, geniş kitleler tarafından büyük bir merakla takip edilmektedir. Ekonomi yönetiminde atılan adımların, alınan kararların ve uygulanan teorilerin makro dengeler üzerindeki uzun vadeli etkileri her dönem farklı yorumlara neden olmuştur. Siyasetçilerin, akademisyenlerin ve vatandaşların kendi pencerelerinden değerlendirdiği bu süreç, geçmişten günümüze uzanan çok boyutlu bir veri setini barındırmaktadır. Bu derinlemesine inceleme yazısında, söz konusu iddiaların ve uygulamaların ekonomik gerçeklerle nasıl örtüştüğünü tarafsız bir perspektifle ele alacağız.
Erdoğan Dönemi Faiz Politikaları ve Enflasyon Söylemleri
AKP genel başkanının ekonomi sahnesinde en çok dikkat çeken ve hafızalara kazınan tezi, faizin sebep, enflasyonun ise netice olduğu yönündeki yaklaşımıdır. Bu görüş doğrultusunda özellikle 2021 yılının son çeyreğinde Merkez Bankası kanalıyla faiz indirim süreçleri başlatılmış ve piyasalar tamamen yeni bir patikaya sürüklenmiştir. O dönemde hükümet yetkilileri düşük faiz ortamının yatırımları, üretimi ve ihracatı tetikleyeceğini savunarak bu modeli hararetle desteklemişlerdir. Ancak bağımsız iktisatçılar ve CHP gibi muhalefet partileri, bu yaklaşımın yerleşik iktisat bilimi kurallarına tamamen aykırı olduğunu yüksek sesle dile getirmişlerdir. Klasik iktisat teorisi yüksek enflasyon ortamında sıkı para politikasını öngörürken, atılan bu sıra dışı adımlar yerel piyasada eşi benzeri görülmemiş bir likidite bolluğuna ve tüketim çılgınlığına yol açmıştır. Sürecin ilerleyen aşamalarında piyasa faizleri ile politika faizleri arasındaki makas hızla açılarak finansal sistemde ciddi bir dengesizlik meydana getirmiştir.
Geçmiş verilere bakıldığında, 2018 yılında ilan edilen yeni hükümet sisteminin ardından ekonomi yönetimindeki yetkilerin tek elde toplanması bu kararların alınmasını kolaylaştırmıştır. Karar alıcı mekanizmalar, düşük faiz politikasının istihdamı koruyacağını ve cari açığı kapatacağını iddia ederek kamuoyunu ikna etmeye çalışmıştır. Buna karşın reel sektör temsilcileri, öngörülebilirlikten uzaklaşan finansal ortam nedeniyle uzun vadeli yatırım kararları almaktan çekindiklerini gizlememişlerdir. Sektörel etkiler açısından bakıldığında, özellikle imalat ve inşaat sektörleri ucuz kredi imkanlarından kısa vadede faydalansa da artan hammadde maliyetleri bu avantajı hızla eritmiştir. Enflasyonun kontrolsüz bir şekilde yükselmesi, halkın alım gücünü doğrudan zayıflatmış ve sabit gelirli kesimlerin yaşam standartlarını olumsuz etkilemiştir. Dönemin ekonomi bakanları sürecin geçici olduğunu ve fiyat istikrarının kısa sürede sağlanacağını öngörseler de veriler bunun tam tersini ortaya koymuştur. Sonuç olarak, ortodoks olmayan bu yaklaşım iktisat literatüründe uzun yıllar boyunca tartışılabilecek derin bir iz bırakmıştır.
Merkez Bankası başkanlarının sık sık değiştirilmesi de bu dönemde uygulanan faiz politikalarının istikrarı üzerinde büyük bir soru işareti yaratmıştır. Görevden alınan her bir bürokratın ardından piyasalardaki güven algısı zedelenmiş ve kur üzerindeki baskı daha da belirgin hale gelmiştir. Karar alma süreçlerindeki bu hızlı değişimler, uluslararası yatırımcıların iç piyasaya yönelik risk primlerini artırmalarına neden olmuştur. Hükümet kanadı bu kararları bağımsızlık ve milli ekonomi modeli çerçevesinde savunurken, eleştirmenler kurumsal özerkliğin yok edildiğini ileri sürüşlerdir. Bu durum, faiz ve enflasyon sarmalının çözülmesini zorlaştırarak makroekonomik istikrarın zemin kaybetmesine yol açmıştır.
Siyasi iradenin faiz konusundaki katı tutumu, bankacılık sisteminin kredi verme iştahını da doğrudan etkilemiştir. Kamu bankaları eliyle piyasaya sürülen ucuz krediler, varlık fiyatlarında rasyonel olmayan balonların oluşmasına sebebiyet vermiştir. Konut ve otomobil fiyatları 2 ile 3 kat artarak orta sınıfın bu varlıklara erişimini tamamen imkansız hale getirmiştir. Bu süreçte birikimlerini korumak isteyen vatandaşlar, mevduat faizlerinin enflasyonun çok altında kalması nedeniyle alternatif enstrümanlara yönelmişlerdir. Yaşanan bu finansal kayma, kaynakların verimli alanlar yerine spekülatif piyasalara akmasına yol açmıştır. Dolayısıyla faiz inadı, sadece kağıt üzerinde bir teori olarak kalmamış, toplumsal yapıyı ve sınıfsal dengeleri derinden sarsan bir uygulamaya dönüşmüştür.
Geçmişten Günümüze Makroekonomik Göstergeler ve Kur Şokları
Ekonomik analizin en somut ayaklarından birini, şüphesiz ki yıllar içindeki döviz kuru hareketleri ve makro göstergeler oluşturmaktadır. AKP iktidarının ilk on yılında, yani 2002 ile 2012 yılları arasında, küresel likidite bolluğunun da etkisiyle nispeten istikrarlı bir grafik çizilmiştir. O dönemde 1 Amerikan doları yaklaşık 1,50 seviyelerinde seyrederken, enflasyon tek haneli rakamlara kadar gerilemiştir. Hükümet bu başarıyı kendi uyguladığı mali disipline bağlarken, analistler küresel finansal koşulların ve Kemal Derviş döneminden devralınan reformların payını vurgulamışlardır. Ancak 2018 yılından itibaren bu istikrarlı tablo yerini sert kur şoklarına ve finansal dalgalanmalara bırakmıştır. Döviz rezervlerinin yönetimi konusunda atılan adımlar, özellikle 128 milyar dolar nerede tartışmalarıyla muhalefetin en büyük eleştiri odağı haline gelmiştir. Rezervlerin eritilmesi yöntemiyle kuru baskılama çabaları, piyasadaki şeffaflığı azaltırken güvensizliği de tırmandırmıştır.
Döviz kurundaki yükselişin durdurulamaması üzerine 2021 yılının aralık ayında Kur Korumalı Mevduat adı verilen yeni bir finansal enstrüman devreye alınmıştır. Bu sistem, bütçe üzerinde milyarlarca liralık büyük bir yük oluşturmasına rağmen kısa vadede döviz talebini dizginleyerek geçici bir nefes aldırmıştır. Uzman analizlerine göre bu tür geçici çözümler, yapısal sorunları çözmek yerine yalnızca gelecekteki krizlerin boyutunu büyütmektedir. Sanayi üreticileri, ithal girdiye bağımlı olmaları sebebiyle dövizdeki her yükselişi doğrudan etiket fiyatlarına yansıtmak zorunda kalmışlardır. Yaşanan kur şokları, sadece finansal bir olgu olarak kalmamış, bütçe dengelerini ve borç stokunun yapısını kökten değiştirmiştir.
Bütçe açığının gayrisafi yurtiçi hasılaya oranındaki artış, kamu maliyesindeki bozulmanın bir diğer önemli sinyali olarak kayıtlara geçmiştir. Kamu harcamalarının verimsiz alanlara yönlendirilmesi ve vergi gelirlerinin adaletsiz dağılımı, ekonomik kırılganlığı artıran unsurlar olmuştur. Piyasada fiyatlama davranışlarının bozulması, üreticilerin de tüketicilerin de geleceğe yönelik plan yapmasını imkansız kılmıştır. Bu durum, tasarruf eğilimlerini zayıflatırken vatandaşları varlıklarını korumak için alternatif arayışlara itmiştir. Geniş halk kitleleri, her geçen gün derinleşen bu ekonomik sarmalda hayatta kalma mücadelesi vermeye başlamıştır. Sonuç olarak makroekonomik veriler, rasyonel politikalardan sapmanın maliyetini net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Geçmiş yılların dış ticaret verileri incelendiğinde, ihracata dayalı büyüme modelinin ithalatı azaltmada başarılı olamadığı netçe görülmektedir. İhracat rakamları 200 milyar dolar barajını aşarak rekor kırsa da ithalatın da aynı hızla 300 milyar dolar seviyelerine çıkması cari açığı büyütmüştür. Cari açığın kalıcı bir şekilde finanse edilememesi, yerel para biriminin küresel şoklara karşı savunmasız kalmasına neden olmuştur. Dış profesyonel borç stokunun milli gelire oranındaki yükseliş, uluslararası arenada risk primini, yani CDS puanını 800 seviyelerine kadar taşımıştır. Bu yüksek risk primi, hem devletin hem de özel sektörün dışarıdan borçlanma maliyetlerini dramatik bir şekilde artırmıştır. Finansman maliyetlerinin yükselmesi ise iç piyasadaki yatırımların durma noktasına gelmesine sebebiyet vermiştir. Kronikleşen bu makroekonomik sorunlar, ben ekonomistim yaklaşımının uygulamadaki en zayıf halkalarını oluşturmuştur.
Muhalefetin ve Bağımsız Ekonomistlerin AKP Ekonomi Tezine Eleştirileri
Siyasi partiler ve bağımsız araştırma grupları, iktidarın ekonomi yönetimini çok sert ve sistemli bir şekilde eleştirmektedir. Özellikle CHP bünyesindeki ekonomi kurmayları, yayınladıkları raporlarda liyakat vurgusu yaparak kurumsal çöküşe dikkat çekmişlerdir. Bağımsız iktisatçılardan oluşan ENAG gibi oluşumlar, resmi istatistik kurumu olan TÜİK verilerinin gerçeği yansıtmadığını ileri sürmüşlerdir. Onlara göre açıklanan resmi enflasyon oranları ile halkın çarşıda, pazarda hissettiği hayat pahalılığı arasında en az 2 kat fark bulunmaktadır. Bu durum, toplumda kurumlara olan güveni zedelerken ekonomi politikalarının meşruiyetini de tartışmaya açmıştır.
AKP kanadı ise bu eleştirileri dış güçlerin operasyonları ve ekonomik mandacılık olarak nitelendirerek tamamen reddetmiştir. Hükümet sözcüleri, faiz lobilerinin büyümesini engellemek için organize adımlar attığını iddia etmişlerdir. Buna karşılık akademik çevrelerde yapılan panellerde, popülist politikaların uzun vadeli yıkıcı sonuçları üzerinde önemle durulmuştur. Bir ülkenin merkez bankasının bağımsız olmamasının, küresel sermaye nezdinde büyük bir itibar kaybı olduğu belirtilmiştir. Yatırımcıların güvenini kazanmak için alınacak önlemler arasında, kurumsal bağımsızlığın yasal güvence altına alınması ilk sırada yer almaktadır. Ne var ki siyasi irade, büyüme odaklı stratejisinden ödün vermemek adına bu uyarılara uzun süre kulak tıkamıştır.
Düşüş faizle piyasayı fonlama gayreti, zengini daha zengin yaparken orta sınıfın neredeyse tamamen yok olmasına sebebiyet vermiştir. Muhalefet partileri, bu durumu bir servet transferi olarak tanımlayarak hükümetin sınıfsal bir tercih yaptığını savunmuşlardır. Yaşanan bu sert fikir ayrılıkları, kutuplaşmanın ekonomi zemininde de ne denli derin olduğunu açıkça göstermiştir. Söz konusu dönemde bütçe kanunlarının meclisteki görüşmeleri esnasında tansiyonun sık sık yükseldiği görülmüştür. Muhalefet milletvekilleri ellerindeki grafiklerle kürsüye çıkarak alım gücündeki erimeyi kalem kalem anlatmışlardır. İktidar temsilcileri ise büyük altyapı projelerini, köprüleri ve yolları göstererek kalkınmanın kesintisiz devam ettiğini savunmuşlardır. Ancak makro dengelerdeki bozulma, fiziki yatırımların gölgede kalmasına neden olacak kadar büyük boyutlara ulaşmıştır.
Ekonomi profesörlerinin televizyon ekranlarında ve sosyal mecralarda yaptıkları uyarılar, toplumun bilinçlenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Bilimsel metotların dışına çıkılmasının hiperenflasyon riski doğuracağı yönündeki tespitler, zaman içinde haklılık kazanmıştır. Karar alıcıların iktisat okullarında öğretilen temel kuralları küçümseyen tavırları, yabancı analistlerin de raporlarına olumsuz yansımıştır. Finansal okuryazarlığı yüksek olan kesimler, bu süreçte varlıklarını korumak adına korumacı stratejiler geliştirmişlerdir. Tartışmaların odağındaki iddialar, taraflar arasında rasyonel bir köprü kurulmasını imkansız kılan bir ideolojik zemine oturmuştur.
Küresel Piyasaların Gözünden Yeni Ekonomi Modeli ve Etkileri
Uluslararası finans kuruluşları ve kredi derecelendirme ajansları, yerel piyasada uygulanan deneyi büyük bir şaşkınlıkla takip etmişlerdir. Moody’s, Fitch ve S&P gibi dev kuruluşlar, kredi notunu yatırım yapılabilir seviyenin oldukça altına indirmişlerdir. Bu kararların gerekçesi olarak şeffaflığın azalması, öngörülemez regülasyonlar ve dış borç çevirme riskleri gösterilmiştir. Yabancı sermayenin borsadan ve devlet tahvillerinden hızla çıkması, sermaye piyasalarında ciddi bir sığlaşmaya neden olmuştur. Küresel fon yöneticileri, getiri oranları yüksek görünse de kur riski ve enflasyon nedeniyle varlıklarını taşımaktan vazgeçmişlerdir. AKP liderliği ise bu raporların siyasi maksatlı olduğunu ve kendilerini dize getirmeyi amaçladığını iddia etmiştir.
Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası raporlarında da yapısal reformların geciktirilmesinin yaratacağı tehlikelere dikkat çekilmiştir. Küresel piyasalarda Amerikan Merkez Bankası faiz artırırken, iç piyasada tam tersi bir yön izlenmesi sermaye kaçışını hızlandırmıştır. Bu durum, dış ticaret açığının finansmanını zorlaştırarak yönetimi sıcak para arayışında farklı coğrafyalara yönlendirmiştir. Körfez ülkelerinden sağlanan swap anlaşmaları ve depo hesapları, rezervleri geçici olarak rahatlatsa da kalıcı bir çözüm sunamamıştır. Uzman analistlerin değerlendirmelerine göre, dış politikadaki zikzaklar ve ekonomik güvensizlik birbirini besleyen iki temel unsur haline gelmiştir. Neticede doğrudan yabancı yatırımların neredeyse sıfır noktasına gelmesi, uzun vadeli büyüme potansiyelini de aşağı çekmiştir. Küresel finans çevreleri, rasyonel politikalara dönülmediği müddetçe kalıcı bir iyileşmenin mümkün olamayacağını defaatle vurgulamıştır.
Yabancı bankaların raporlarında iç piyasaya yönelik öngörülerin sürekli olarak revize edildiği görülmüştür. Enflasyon tahminlerinin her çeyrekte yukarı yönlü güncellenmesi, uluslararası sistemin yerel verilere olan inancını ne denli kaybettiğinin kanıtıdır. Bu güvensizlik ortamı, yerel firmaların dışarıdan borçlanma maliyetlerini de zirveye taşımıştır. Sendikasyon kredilerinin yenilenme oranları düşerken maliyetlerin artması, bankacılık sistemi üzerinde ek bir baskı unsuru oluşturmuştur. Küresel entegrasyonun bu denli yüksek olduğu bir çağda, dünyadan kopuk politikalar üretmenin bedeli ağır olmuştur.
Yatırımcı toplantılarında dile getirilen endişeler, gri liste gibi uluslararası yaptırımlarla da pekişmiştir. Mali Eylem Görev Gücü tarafından alınan kararlar, finansal sistemin dış dünyayla olan bağlarını daha da zorlaştırmıştır. Batılı fonların çıkışıyla boşalan alanı doldurmaya çalışan alternatif kaynaklar ise beklenen derinliği sağlayamamıştır. Bu durum, yerel piyasayı küresel likidite akışlarından mahrum bırakarak büyüme modelini tıkamıştır. Dış dünyada yükselen faiz oranları karşısında iç piyasanın izole kalma çabası, büyük bir kaynak israfına yol açmıştır. Küresel aktörler, kurallara dayalı öngörülebilir bir yönetim modeli oluşana kadar mesafeli duruşlarını korumuşlardır.
Rasyonel Zemine Dönüş Süreci ve Alınması Gereken Yapısal Önlemler
Yaşanan büyük ekonomik tıkanıklığın ardından, 2023 yılındaki genel seçimlerin sonrasında ekonomi yönetiminde zorunlu bir makas değişikliğine gidilmiştir. Mehmet Şimşek’in Hazine ve Maliye Bakanlığı görevine getirilmesi, rasyonel zemine dönüşün en net sinyali olmuştur. Yeni yönetim, ilk iş olarak politika faizlerini kademeli ve sert bir şekilde artırarak ortodoks politikalara dönüşün kapısını aramıştır. Bu hamle, geçmişte savunulan faiz sebep enflasyon sonuç tezinin pratikte rafa kaldırıldığının zımni bir kabulü niteliğindedir. Piyasalar bu değişimi olumlu karşılasa da geçmiş yılların biriktirdiği devasa tahribatın temizlenmesi kolay olmamaktadır. AKP hükümeti, rasyonelleşme sürecini dış kaynak temini ve enflasyonu düşürme hedefiyle gerekçelendirmektedir. Bu radikal dönüş, iktisat teorilerinin ideolojik kalıplara sığdırılamayacağının en net göstergesi olarak tarihe geçmiştir.
Bugünün tarihi olan 2026 yılına gelindiğinde, atılan bu rasyonel adımların etkileri daha net bir şekilde analiz edilebilmektedir. Sıkı para politikasının bir sonucu olarak iç talep yavaşlamış ve büyüme oranları makul seviyelere gerilemiştir. Alınacak önlemler bazında değerlendirildiğinde, sadece faiz artırımlarının yeterli olmadığı, maliye politikasında da ciddi bir tasarrufa gidilmesi gerektiği aşikardır. Kamu harcamalarının kısıtılması, vergi adaletinin sağlanması ve kayıtdışılıkla mücadele edilmesi hayati önem taşımaktadır. Bu zorlu geçiş dönemi, geçmişte yapılan hataların faturasının toplumun geniş kesimleri tarafından ödenmesi sürecidir.
Sektörel etkiler incelendiğinde, yüksek faiz ortamı nedeniyle özellikle perakende ve konut sektöründe belirgin bir durgunluk yaşanmaktadır. İş dünyası finansmana erişimde zorlanırken, istihdam piyasasında da daralma sinyalleri baş göstermektedir. Bankacılık sektörü ise sıkılaşan likidite koşulları altında aktif kalitesini korumak için yoğun çaba sarf etmektedir. Uzman analizlerine göre, bu tür sancılı süreçler makro dengelerin yeniden kurulması için kaçınılmaz birer aşamadır. Güven unsurunun yeniden inşası, yabancı sermaye girişlerinin kademeli olarak artmasını sağlamaktadır. Ancak kalıcı bir refah artışı için yapısal reformların kesintisiz bir şekilde sürdürülmesi gerekmektedir.
Ekonomi biliminin evrensel kurallarına dönmek, uzun vadeli güveni yeniden inşa etmek adına atılmış olumlu bir adımdır. Ancak kurumsal hafızanın ve liyakat sisteminin yeniden tesis edilmesi sağlanmadan tam bir başarıdan söz etmek mümkün değildir. Vatandaşların enflasyon canavarına karşı korunması, adil bir gelir dağılımı politikasıyla desteklenmek mecburiyetindedir. Geçmişte yapılan hatalardan ders çıkarılması, gelecekte benzer popülist tuzaklara düşülmesini tamamen engelleyebilir. Eğitimden hukukun üstünlüğüne kadar uzanan geniş bir yelpazede reform yapılmadıkça, ekonomik istikrar pamuk ipliğine bağlı kalacaktır. Gelinen noktada, ben ekonomistim sözünün tarihsel bilançosu, rasyonel iktisadın zaferiyle sonuçlanmış görünmektedir. Gelecek nesillere aktarılacak en büyük ders, iktisadi gerçeklerin siyasi söylemlere feda edilemeyeceğidir.
Uygulanan dezenflasyon programının başarıya ulaşması, toplumun her kesiminin bu süreçteki fedakarlığıyla yakından ilgilidir. Sadece dar gelirlinin omuzlarına yüklenen bir kemer sıkma politikası, toplumsal barışı zedeleyebilir. Vergi yükünün tabana yayılması yerine, yüksek kazanç elde eden kesimlerden daha fazla vergi alınması adaleti sağlayacaktır. Merkez Bankasının bağımsızlığının anayasal güvencelerle korunması, geleceğe yönelik güveni pekiştiren en önemli adım olacaktır. Bu adımlar eksiksiz atıldığında, finansal istikrar yeniden kalıcı olarak tesis edilecektir.
Uluslararası piyasalarda güven tazeleyen ekonomi yönetimi, doğrudan yatırımları çekmek için yoğun bir diplomasi yürütmektedir. Fabrika açacak, istihdam yaratacak uzun vadeli sermayenin gelişi, cari açık sorununu kökten çözecek yegane çaredir. Portföy yatırımları, yani sıcak para, anlık olarak piyasayı rahatlatsa da kalıcı bir büyüme sağlamaz. Bu sebeple teknoloji ve katma değerli üretime dayalı bir sanayi stratejisinin benimsenmesi şarttır. Tarım sektöründe yapılacak köklü reformlar ise gıda enflasyonunu kalıcı olarak düşürmenin tek yoludur. Kaynakların doğru alanlara kanalize edilmesi, gelecekteki olası küresel krizlere karşı koruma kalkanı işlevi görecektir.
Tarihsel bir perspektifle bakıldığında, ekonomi yönetiminde rasyonellikten uzaklaşmanın maliyetinin ne denli ağır olduğu net biçimde anlaşılmaktadır. Hatalı teorilerin kararlılıkla sürdürülmesinin faturası, yüksek enflasyon, eriyen alım gücü ve bozulan makro dengeler olarak ödenmiştir. Bugün atılan doğru adımların meyvelerini toplamak zaman alacak olsa da kararlılıktan ödün verilmemelidir. Siyaset mekanizmasının ekonomi üzerindeki gölgesinin azaltılması, piyasa aktörlerinin en büyük beklentisidir. Kurallara dayalı, şeffaf ve hesap verebilir bir yönetim anlayışı, istikrarın anahtarıdır. Ben ekonomistim beyanıyla başlayan bu uzun ve sancılı süreç, iktisat biliminin temel ilkelerinin ne denli sarsılmaz olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Nihayetinde rasyonel politikalara dönüş, geleceğe dair umutları yeşerten en önemli gelişmedir.
