Bu ülkede çalışmak, her geçen gün daha büyük bir sabır ve cesaret işine dönüşüyor. Emek veren, alın teri döken, yıllarca aynı fabrikada ya da aynı maden ocağında sabahın erkeninden gece geç saatlere kadar didinen milyonlarca insan, bugün en temel haklarını alabilmek için sokaklara çıkmak zorunda kalıyor. Maaşını zamanında alamayan işçi, ödenmemiş tazminatını talep eden madenci, örgütlenme hakkını kullanan sendikalı çalışan; her biri birer engelle, bazen de birer cop darbesiyle yüzleşiyor. İş barışının bu denli sarsıldığı bir ortamda sosyal adalet kavramı, anlamsız bir söylem gibi boşlukta yankılanmaya devam ediyor. Gün geçtikçe de bu tablo daha da ağırlaşıyor.
17 Mart’ta tutuklanan Bir Tek Sen Başkanı Mehmet Türkmen, cezaevine giderken çok konuşulan bir cümle kurdu: “Bu kenti patronlar yönetiyor.” O cümle, yalnızca bir kentin değil, tüm ülkenin derin acısını dile getiriyordu. Bir sendika başkanının zindana gönderilmesi, zaten kırılgan olan çalışan hakları zeminini büsbütün sarstı. Ancak bu tutuklamanın üzerinden çok geçmeden, farklı bir sahne düştü önümüze. Başka bir patron, başka bir haksızlık, başka bir yüz kızartıcı tablo gün yüzüne çıktı. Sanki yarışırcasına, iş dünyasının bazı isimleri birbirine meydan okur gibi sınırları zorlamayı sürdürdü.
Doruk Madencilik’te çalışan 250 işçi, aylardır alamadıkları maaşlarını ve ödenmemiş tazminatlarını alabilmek için son çare olarak Ankara’ya yürümeye karar verdi. Tam 180 kilometre yol, yürüyerek geçildi. Yağmur altında, yorgunlukla, açlıkla mücadele ederek adım adım ilerlediler bu insanlar. Her adımda geride bıraktıkları ailelerini düşündüler; her adımda hakkın ve hukukun bir yerlerden kendilerine uzanacağını umdu bu emekçiler. Ama onları Ankara’da bekleyen tablo, umutlarını karşılamaktan çok uzaktı. Başkentte, devletin neredeyse tam göbeğinde, bir parkta çadır kurmak zorunda kaldılar. 9 gün boyunca o parkta açlık grevi yaparak seslerini duyurmaya çalıştılar.
Parkta geçen 9 gün boyunca yalnızca birinin bile dinlemesini beklediler. Destek vermek isteyen sendikacılar ve sivil toplum temsilcileri toplanmaya başlayınca polis devreye girdi; biber gazı sıkıldı, coplar sallandı. Sırf hak arayan bu insanların üzerine devletin gücü bu kadar kolay seferber olabildi. Eylemin büyümesiyle birlikte kamuoyunun gözü bu parkta kilitlendi ve sosyal medyada madencilerin sesi giderek güçlendi. Dayanışmanın yarattığı baskıyla patron Sabahattin Yıldız, sonunda işçilerin talepleri karşısında geri adım atmak zorunda kaldı. İşçiler haklarını nihayet aldılar; ancak bu zafer, yanında pek çok acı soruyu da bıraktı.
İşçinin Sesi Neden Ancak Sokaklarda Duyuluyor?
Şunu sormak gerekiyor: Bir işçinin maaşını, tazminatını alabilmesi için neden 180 kilometre yürümesi, 9 gün aç kalması ve biber gazı yemesi gerekiyor? Bu sorunun cevabı, çalışma yaşamındaki köklü bir çürümeye işaret ediyor. Hukuki mekanizmalar var, iş mahkemeleri var, çalışma bakanlıkları var; ama bunların hiçbiri işçi için caydırıcı bir güvence oluşturmuyor. Patron maaşı ödemediğinde, devlet kurumları devreye girmek yerine beklemeyi tercih ediyor. Çalışan ise sonunda sokaklarda mücadele etmek zorunda kalıyor. Bu tablonun adı, uzmanlara göre kurumsal bir çöküşün erken habercisidir.
2020 yılında yaşanan Dardanel skandalı, çalışma yaşamındaki pervasızlığın ilk çarpıcı işaretlerinden biri sayılabilir. O dönem, Covid-19 salgınının en sert hüküm sürdüğü günlerdi. Fabrikada 40’ı aşkın işçi virüse yakalandı. Normal koşullarda işçilerin karantinaya alınması, tesislerin dezenfekte edilmesi gerekirken yönetim bambaşka bir karar aldı. İşçiler 14 gün boyunca fabrika içinde “kapalı devre” sistemiyle çalışmaya zorlandı, dışarıyla bütün temasları kesildi ve evlerine gidemediler. Sağlık hakkı çiğnendi, insanlık onuru ayaklar altına alındı. Bu olay, kamuoyunda yeterince yankı bulmadan gündemin hızlı akışında eriyip gitti.
Polonez işçilerinin mücadelesi ise farklı ama bir o kadar ağır bir boyut taşıyordu. Sendikaya üye olan işçiler, örgütlenme haklarını kullanmalarının bedelini çok ağır ödedi. Patron, sendikayı tanımak yerine baskıyla susturmayı seçti. 6 ay boyunca hem açlık grevi yapıldı hem de fabrikada nöbet tutuldu; işçiler kendi geçimlerini sağlamak yerine haklarını savunmak için bu denli uzun ve zorlu bir mücadele vermek zorunda kaldı. Patronun evinin önünde sesini duyurmaya çalışan işçiler tartaklandı, coplandı ve gözaltına alındı. Fabrika önleri bir savaş alanına dönerken hükümet bu tabloya seyirci kaldı. Tüm bu süreç, ülkedeki sendikal hakların ne denli kırılgan bir zeminde durduğunu açıkça gözler önüne serdi.
Fabrikalar Kapanırken İşçi Sokakta Kalıyor
Şık Makas davası, konunun farklı ama bir o kadar ağır bir boyutunu ortaya koydu. Patron, fabrikayı Mısır’a taşıma kararı aldı. Bu kararla birlikte 1.500 işçi, herhangi bir tazminat ödenmeksizin kapı önüne konuldu. Her birinin ev kirası var, çocukları okula gidiyor, geçimini yıllarca çalışarak sağlamış bir insanlar topluluğundan söz ediyoruz. Tek bir günde, tek bir imzayla, bu binlerce kişinin hayatı altüst edildi. İşçiler 4 ay boyunca seslerini duyurmak için her yolu denedi; ama hak arayışı, hukukun yavaş ve yorucu koridorlarında çoğunlukla kaybolup gitti. Sermayenin küresel hareketliliğini kılıf olarak kullanan bu tür uygulamalar, iş hukukundaki derin ve yapısal boşluklara ayna tutuyor.
Bu ard arda yaşanan olaylara bakıldığında belirgin bir örüntü ortaya çıkıyor. Büyük sanayi kuruluşlarının zaman zaman böyle haberlerle gündeme gelmesi eskiden istisnai bir durum sayılırdı. Oysa artık bu tablolar birbiri ardına sıralanıyor, sanki sıradanlaşıyor. Yeni nesil iş insanlarının bir kısmı, kâr ve rant uğruna her türlü sınırı aşmaya hazır görünüyor. İşçiyi bir üretim faktörü değil, salt bir maliyet kalemi olarak gören bu zihniyet, sosyal devlet ilkesini ve çalışma barışını doğrudan tehdit ediyor. Uzmanlar, bu eğilimin yalnızca ekonomik bir sorun olmadığını, aynı zamanda demokratik bir erozyon sinyali taşıdığını vurguluyor.
Devlet Neden Patrona Karşı İşçinin Yanında Durmuyor?
Çalışma ilişkilerini düzenleyen pek çok yasal düzenleme mevcut bu ülkede. İş Kanunu, işçinin maaşını ve tazminatını güvence altına alıyor; iş mahkemeleri bu anlaşmazlıkları çözüme kavuşturmak için kurulmuş. Ancak uygulamada bu mekanizmalar çoğu zaman işlevsiz kalıyor. Patron, tazminat ödemekten kaçınmak için şirket konkordatosuna başvuruyor ya da tüzel kişilik arkasına gizleniyor. Devletin denetim mekanizmaları bu manevralar karşısında yavaş ve etkisiz kalıyor. İşçi ise yıllarca mahkeme koridorlarında dolaştıktan sonra hakkını ya çok geç alıyor ya da hiç alamıyor. Bu kronik dengesizlik, çalışanlar arasında derin bir yargı ve devlet kurumları güvensizliğine zemin hazırlıyor.
Ankara’da işçilere yapılan polis müdahalesini, salt bir kamu düzeni operasyonu olarak görmek yetmez. Orada yaşanan sahne, aslında daha geniş bir siyasi tablonun parçasıdır. Hak arayan insanların üzerine cop kaldıran devlet, aynı süreçte patrona hesap sorma konusunda sessiz kaldı. Bu tercih, bilinçli olsun ya da olmasın, son derece önemli bir sinyal taşıyor. Güçlünün yanında duran, zayıfı susturmaya çalışan bir devlet anlayışının yansımasıdır bu tablo. Oysa meşru devletin en temel görevi, tam da bu tür eşitsizliklerin önüne geçmek olmalıdır.
Emek ekonomistleri ve çalışma hukuku uzmanlarının büyük çoğunluğu, sorunun kökeninin denetimsizlik ile hesap verebilirlik eksikliğinde yattığı konusunda hemfikirdir. Çalışma bakanlıkları bünyesindeki iş müfettişlerinin sayısı ve etkin denetim kapasitesi, yıllardır tartışma konusudur. Milyonlarca işçiyi kapsayan geniş bir ekonomide yeterli denetimin yapılamaması, patronlara fiili bir dokunulmazlık zırhı giydiriyor. Hak ihlallerinin cezasızlıkla sonuçlandığını gören diğer patronlar ise benzer adımlar atmaktan çekinmiyor. Uzmanlar bu kısır döngüyü kırmak için bağımsız iş denetçiliği sisteminin kurulmasını, yaptırımların ağırlaştırılmasını ve davaların en fazla 6 ay içinde sonuçlandırılmasını öneriyor. Ayrıca yabancı yatırımcıların gözünde de bu tablo, ülkenin iş ortamı güvencesine ilişkin ciddi soru işaretleri doğuruyor.
İş Dünyasının Vicdanı Bu Tabloyu Görmek Zorundadır
İşçiyi insan yerine koymayan patronlarla omuz omuza yürüyen iş dünyasına da ciddi sorular yöneltmek gerekiyor. Sanayi odaları ve ticaret odaları, çalışma barışının temel taşlarından biridir. Bu kurumlar üyelerinin aidatlarını titizlikle takip etmekte, ancak kul hakkı yiyenlere gereken tepkiyi göstermemektedir. Oysa bu sessizlik, aynı zamanda bilinçli ya da bilinçsiz bir tercih niteliği taşımaktadır. İş dünyasının kendi içinde öz denetim mekanizmaları oluşturması, hem etik hem de stratejik bir zorunluluktur. Aidatını ödemeyen üyenin peşine düşen bu kurumlar, işçisinin hakkını yiyen üyeyi neden görmezden gelir?
İş insanlarına şunu hatırlatmak gerekiyor: Demokrasiye, hukuka, adalete ve özgürlüğe yalnızca işçilerin değil, iş dünyasının da ihtiyacı vardır. Güçlü bir hukuk devleti, yatırım güvencesi, sözleşmelerin korunması, mülkiyet haklarının sağlam temelde durması; bunların tamamı işçinin de patronun da ortak paydası. Çalışanın haklarını çiğneyenlere sessiz kalan iş dünyası, aslında kendi temelini de aşındırıyor. Bugün işçiye yapılan haksızlığa ses çıkarmayan, yarın kendi haklarını savunacak ortak bir zemin bulamayacaktır. Bu nedenle kul hakkı yiyenleri ticaret odaları ve sanayi odalarından dışlamak, hem etik hem de pragmatik bir tutum olarak değerlendirilmelidir. Örgütlü iş dünyasının bu sorumluluğu üstlenmesi, çalışma barışına büyük katkı sunacaktır.
Çalışanlar İçin Sürdürülebilir Bir Yol Mümkün mü?
Çalışma hayatındaki bu derin kırılmayı onarmak için somut ve kararlı adımlara ihtiyaç var. Her şeyden önce, iş denetim mekanizmaları hem sayısal hem de niteliksel olarak güçlendirilmeli; müfettiş sayısı artırılmalı ve bağımsız denetim platformları hayata geçirilmeli. Maaş ve tazminat alacakları söz konusu olduğunda mahkeme süreçleri hızlandırılmalı, işçiyi sürüncemede bırakan mevcut prosedürler köklü biçimde değiştirilmeli. Öte yandan sendikal örgütlenme hakkı, kâğıt üzerinde değil, fiilen de korunmalıdır. Çünkü bir patron işçi örgütlenmesini baskı ve yıldırmayla engellediğinde, yasal güvencenin sadece mevzuatta kalması halkın güvensizliğini daha da derinleştiriyor. Şeffaf bir ihbar mekanizması kurulması ve ihlalleri kamuoyuyla paylaşan bağımsız platformların oluşturulması, caydırıcı bir etki yaratabilir.
Sivil toplum kuruluşlarının, medyanın ve muhalefet partilerinin bu meseleyi gündemin ön sıralarında tutması da kritik bir önem taşıyor. Doruk Madencilik işçilerinin mücadelesi, kamuoyu baskısı ve dayanışma olmasa asla çözüme kavuşamazdı. Bu gerçek, kolektif bilincin ve örgütlü dayanışmanın ne denli güçlü bir kaldıraç olduğunu kanıtlıyor. Bu ülkede emekçinin insanca yaşama hakkı, siyasi tercihlerin üzerinde tutulması gereken bir insanlık meselesidir. Sonuç olarak, işçinin hakkını gerçekten koruyan güçlü bir devlet, sürdürülebilir bir ekonominin ve sağlıklı bir demokrasinin olmazsa olmazıdır. Edirne’den Kars’a, çalışanın alın teriyle örülen bu ülkenin geleceği, patronların iki dudağına değil, hukukun üstünlüğüne emanet edilmelidir.


























