ABD Başkanı Donald Trump, İran ile sürdürülen nükleer müzakerelerin kritik bir aşamasında harekete geçerek bölge liderlerini tek bir telefon görüşmesinde bir araya getirdi. Trump’ın bu adımı, yalnızca İran dosyasını değil, Orta Doğu’nun tamamına ilişkin büyük diplomatik tabloyu da yeniden şekillendirme potansiyeli taşıyan çarpıcı bir talebi beraberinde getirdi. Söz konusu görüşmenin ayrıntıları, ABD merkezli haber sitesi Axios tarafından kamuoyuyla paylaşıldı ve dünya gündemine oturdu. Gelişme, hem Müslüman ülkelerde hem de Batılı başkentlerde şaşkınlıkla karşılandı.
İran Dosyası ve Ortaya Çıkan Sürpriz Talep
Trump, Truth Social hesabından yaptığı açıklamada İran İslam Cumhuriyeti ile yürütülen müzakerelerin “iyi ilerlediğini” ifade etti. Ancak Trump’ın asıl bombası bu satırların ardından geldi: Herkes için “büyük bir uzlaşma” ya da hiç anlaşma yoktur, tercih ortadadır. Trump açıklamasında, “İran İslam Cumhuriyeti ile müzakereler iyi ilerliyor! Bu ya herkes için büyük bir anlaşma olacak ya da hiç anlaşma olmayacak. Aksi halde yeniden savaş alanına dönülür ve çatışmalar eskisinden daha büyük ve güçlü olur” uyarısını yaptı. Bu sert dil, Trump’ın bölgeyi karşısına almanın eşiğinde olduğunun açık bir göstergesiydi. Söz konusu açıklama, görüşmeye katılan liderleri adeta köşeye sıkıştıran bir çerçeve çizdi.
Trump’ın telefon görüşmesinde masa etrafında kimlerin bulunduğu da dikkat çekiciydi. Görüşmeye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, BAE Devlet Başkanı Şeyh Muhammed bin Zayed Al Nahyan, Katar Emiri Şeyh Tamim bin Hamad Al Thani, Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Munir, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Ürdün Kralı II. Abdullah ve Bahreyn Kralı Hamad bin İsa Al Khalifa katıldı. Bu denli geniş ve ağır bir katılımcı profilinin tek bir görüşmede bir araya gelmesi, ABD’nin bölgede ne denli kapsamlı bir hamle peşinde olduğunu gözler önüne serdi. Açıkça görülüyordu ki Trump, eşzamanlı bir diplomatik dönüşüm planı üzerinde çalışmaktaydı.
Trump’ın Kırmızı Çizgisi ve Hattaki Sessizlik
Trump açıklamasında, “İran anlaşması imzalanırken Suudi Arabistan, BAE, Katar, Pakistan, Türkiye, Mısır, Ürdün ve Bahreyn’in eş zamanlı olarak İbrahim Anlaşmaları’nı imzalamasının zorunlu olması gerek” ifadelerini kullandı. Bu talep, yalnızca İran meselesini değil, İsrail ile henüz resmi ilişki kurmamış birçok ülkenin geleceğini doğrudan ilgilendirdiği için son derece kapsamlı bir kırmızı çizgi niteliği taşıdı. Trump, “Eğer takip etmezlerse, kötü niyet göstergesi olacağından bu anlaşmanın bir parçası olmamalıdırlar. Tüm bölge İsrail ile anlaşmazsa ben de İran ile anlaşmam” ifadelerini kullandı. Bu söylem, Orta Doğu diplomasisi tarihinde görülmemiş ölçüde açık bir koşulluluk ilişkisi kuruyordu.
Telefon görüşmesinin sahne arkasındaki tablo, ayrıntılarıyla aktarıldığında çok daha çarpıcı bir hal aldı. Bir ABD’li yetkili söz konusu talebin Suudi Arabistan, Katar ve Pakistan tarafından hayretle karşılandığını belirterek, “Hat üzerinde sessizlik oldu, Trump şaka yaparak orada olup olmadıklarını sordu” dedi. Bu detay, bölge liderlerinin Trump’ın talebini ne ölçüde öngöremediklerini ve meseleye ne kadar hazırlıksız yakalandıklarını ortaya koydu. Diplomatik bir görüşmede yaşanan bu “dondurulmuş an”, belki de o gün masada olup bitenin en iyi özetidir. ABD’li bir yetkili ise görüşmeye katılan liderlerin İran’la olası anlaşmaya destek verdiklerini savunarak, “Hepsi bu anlaşmada sizinleyiz dedi. İşler yolunda gitmezse de sizinleyiz dediler” ifadelerini aktardı.
İbrahim Anlaşmaları’nın Yükü ve Tarihi Arka Planı
İbrahim Anlaşmaları’nın özünü kavramadan Trump’ın bu talebinin ağırlığını ölçmek mümkün değildir. İbrahim Anlaşmaları, Trump’ın ilk başkanlık döneminde BAE, Bahreyn ve Fas’ın İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesiyle 2020’de başlamıştı. Bu anlaşmalar, “bölgesel iş birliğini” ve “dinler arası hoşgörüyü teşvik etmeyi” amaçlamaktaydı. Anlaşmaya daha sonra Sudan da dahil oldu ve 2025 itibarıyla Kazakistan’ın da taraf olacağı açıklandı. Trump’ın şimdi çizdiği tablo ise bu süreci çok daha geniş bir coğrafyaya ve çok daha zor bir siyasi zemine taşıyordu.
Trump, İbrahim Anlaşmaları’nın mevcut üyeler için, devam eden çatışma dönemine karşın bile, finansal, ekonomik ve sosyal bir patlama yarattığını ve mevcut üyelerin ayrılmayı hiçbir zaman düşünmediğini vurgulayarak, bu anlaşmaların yeni üyeler için de faydalı olacağını savundu. Trump’ın bu argümanı, yeni katılımlar için ekonomik bir teşvik unsuru olarak kurgulanmış bir çerçeve sunmaktaydı. Trump, “İbrahim Anlaşmaları süreci, Suudi Arabistan ve Katar’ın derhal imzalamasıyla başlamalı ve diğer herkes bunu takip etmelidir” dedi. Bu açıklama, öncelik sırasını ve kritik domino taşını da belirlemiş oldu.
Erdoğan’ın Pozisyonu ve Bölgesel Dengeler
Trump’ın İsrail ile barış anlaşması ya da diplomatik ilişki kurmamış ülkelerin İbrahim Anlaşmaları’na katılmasını beklediğini söylediği bu çağrının, özellikle Suudi Arabistan, Katar ve Pakistan liderleri açısından sürpriz olduğu aktarıldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın görüşmede bulunması ise ayrı bir anlam taşıdı. Erdoğan, Gazze konusundaki keskin tutumu ve İsrail ile dondurulmuş ilişkileri göz önünde bulundurulduğunda, İbrahim Anlaşmaları’na katılım meselesinde en zor konumda olan lider olarak öne çıktı. Ankara ile Tel Aviv arasındaki gerginliğin boyutu, bu talebin pratikteki karşılığını son derece belirsiz kıldı.
Peki bu süreçte Steve Witkoff ve Jared Kushner devreye girecek mi? Trump, görüşmenin ardından Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve damadı Jared Kushner’i süreci takip etmekle görevlendireceğini açıkladı. Bu ikili, Trump’ın ilk döneminde de İbrahim Anlaşmaları’nın mimarları arasında yer almıştı. Şimdi sahneye yeniden çıkmaları, Trump yönetiminin bu süreci bir niyet beyanı olarak değil, somut bir müzakere takvimi olarak kurguladığını ortaya koydu. Ancak bölgede devam eden siyasi gerilimler ve İsrail’de yaklaşan seçim süreci nedeniyle kısa vadede somut bir ilerleme sağlanmasının güç olduğu yorumları yapılmaktadır.
Orta Doğu’daki denklem, birden fazla değişken barındıran karmaşık bir yapıya sahiptir ve Trump’ın bu hamlesi o denklemi kökten değiştirme iddiası taşımaktadır. Bölgesel analistler, İbrahim Anlaşmaları’na yeni katılımların sağlanması durumunda hem yatırım hem de güvenlik ortamında köklü bir dönüşüm yaşanacağını vurgulamaktadır. Suudi Arabistan ile İsrail arasında kurulacak olası bir normalleşme köprüsü, bölge ekonomileri açısından tarihsel bir ivme anlamına gelebilir; nitekim BAE’nin anlaşma sonrası yaşadığı ticari patlama bu tezin en somut kanıtı olarak gösterilmektedir. Öte yandan Pakistan ve Katar gibi ülkelerin iç siyasi dinamikleri, kamuoyu baskısı ve tarihsel sorumluluk algısı, herhangi bir liderin Tel Aviv’e uzanan eli sıkmasını siyasi olarak son derece maliyetli kılmaktadır.
Trump’ın bu hamlesi sonuçsuz kalmayacak, bölge ülkelerini bir seçimle yüz yüze getirecektir. Trump’ın özellikle ilk başkanlık döneminde imzalanan İbrahim Anlaşmaları’nı yeniden genişletmeyi hedeflediği ve bu kapsamda yeni diplomatik temaslar yürütmek istediği öne sürülmektedir. Bu çerçevede Washington’ın bölgeye bakışının merkezine artık tek bir soruyu yerleştirdiği anlaşılmaktadır: İsrail ile normalleşme olmadan bölgesel barış mümkün mü? Trump’ın verdiği yanıt ise son derece nettir; eş zamanlı adım atılmazsa İran ile de anlaşma masaya gelmeyecektir.
