Ülkemiz siyasetinde son günlerin en dikkat çekici görüntüsü, birbirinden bağımsız görünen ama aynı saatlerde gerçekleşen 2 toplantının yarattığı tablo oldu. İktidar partisinin genel merkezinde büyük bir U masanın etrafında toplanmış onlarca medya yöneticisi, arkada yayılan bir Orta Doğu siyasi haritası ve salonu dolduran ağır bir atmosfer vardı.

Öte yandan TBMM’nin grup toplantı salonunda CHP lideri kürsüde sert bir konuşma yapıyordu. Her 2 toplantı da dış politikayı konu alıyordu ama aralarındaki fark, içerik kadar biçim bakımından da son derece belirgin biçimde ortaya çıktı. İktidar partisinin toplantısında bilgiler kapalı kapılar ardında ve kayıt dışı paylaşılırken, muhalefet liderinin söyledikleri milletin gözü önünde ve mikrofonlar açıkken dile getirildi. Bu tezat, ülkemizin dış politika söylemindeki en çarpıcı çelişkilerden birini bir kez daha gözler önüne serdi.
Hakan Fidan Yandaş Medyaya Off The Record Anlattı
AK Parti Tanıtım ve Medya Başkanı Faruk Acar’ın organize ettiği toplantı, “dış politika perspektifi” gibi kamusal bir konuyu ele almasına karşın yalnızca iktidar yanlısı yayın organlarının temsilcilerine açık tutuldu. İstanbul ve Ankara’dan gelen genel yayın yönetmenleri, Ankara temsilcileri ve üst düzey medya yöneticilerinin katıldığı toplantının konuşmacısı Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’dı. Toplantının adının “Dış Politika Perspektifi” olarak duyurulması, bu bilgilerin kamuoyuyla paylaşılacağı beklentisi doğurdu. Ancak Hakan Fidan, tüm konuşmasını “off the record” yani kayıt dışı yaptı. Bu durum, anlatılanların kamuoyuyla paylaşılmasının yasak olduğu anlamına geliyordu. Kamuoyunun bilgilendirilmesi gereken dış politika konularının yalnızca iktidar medyasıyla ve üstelik gizli biçimde paylaşılması, bir iletişim stratejisinin ötesinde ciddi bir demokrasi sorunu olarak değerlendirilmektedir. Üstelik masanın etrafındakiler angarya bir göreve gelmiş gibi bir hal sergileyip kimisi telefonuna bakıyor, kimisi ise sıkıntıdan yüzünü ellerinin arasına alıyordu.
Toplantının kapalı kapılar ardında yapılması, iktidarın medyayla kurduğu ilişkinin bağımsız gazetecilik anlayışından ne denli uzaklaştığını bir kez daha gözler önüne serdi. Siyaset bilimciler, bu tür off the record buluşmaların zamanla bilgiyi seçici biçimde dağıtma ve kendi söylemini hâkim kılma amacına hizmet ettiğini vurgulamaktadır. Anlatılan bilgilerin ne kadar doğru, ne kadar eksik ya da ne kadar seçici olduğunun denetlenememesi ise ayrı ve önemli bir sorun olarak öne çıkmaktadır. Gerçek anlamda bağımsız medya temsilcilerinin kapalı tutulduğu bu buluşmalar, kamuoyunun kendi devletinin dış politikasını anlayabilmesi için ihtiyaç duyduğu çok sesliliği de fiilen engellemektedir. Medya özgürlüğü endekslerinde her geçen yıl gerileyen ülkemizin bu tablosu, yabancı gözlemcilerin de dikkatini çekmektedir. Basın özgürlüğü kuruluşları, kapalı brifinglerin özgür basın ortamının gelişmesine ciddi bir engel oluşturduğunu her fırsatta dile getirmektedir.
El Şara’nın KKTC’ye Saygısızlığı ve Rum Kesimi Adımı
Hakan Fidan’ın kapalı kapılar ardında dış politika anlatısını sürdürdüğü saatlerde CHP Genel Başkanı Özgür Özel, TBMM grup toplantısında ülkemizin dış politikasındaki kritik sorunları kamuoyunun gözü önünde teker teker sıraladı. Özel’in dikkat çektiği ilk mesele, ülkemizin büyük destekler verdiği Suriyeli lider Ahmet El Şara’nın Kıbrıs Rum Kesimi’yle kurduğu ilişkiydi. El Şara, iktidar partisinin öne çıkardığı müttefik bir isim olmasına karşın Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni fiilen görmezden geldi. Dahası El Şara, ülkemizin hiçbir zaman tanımadığı Kıbrıs Rum Kesimi yönetimini fiilen “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak kabul eden bir tutum sergiledi. Bu adım, onlarca yıldır benimsenen Kıbrıs politikasının açık bir ihlalini oluşturmakta ve dış politikada verilen desteğin ne denli güvensiz bir zemine oturduğunu gözler önüne sermektedir. Ülkemizin kanını bağladığı bir isme rağmen Rum Kesimine yaklaşılmasının yarattığı bu tablo, iktidar tarafından kamuoyu önünde henüz yanıtlanmamıştır. Ankara’nın bu konudaki sessizliği, dış politikadaki açıklanmayan hesaplara ilişkin ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.
Kıbrıs meselesi, onlarca yıldır ulusal dış politika öncelikleri arasındaki yerini korumaktadır. Her hükümet döneminde sürdürülen bu hassasiyetin, El Şara’nın tutumu karşısında neden askıya alındığının iktidar tarafından kamuoyuna açıklanması gerekmektedir. KKTC, ülkemizin egemenlik tanıdığı ve her alanda desteklediği tek devlettir; bu desteğin desteklenen tarafın müttefiklerinden gelen darbelerle zedelenmesi kabul edilemez bir çelişki yaratmaktadır. Suriye yönetimine verilen ekonomik ve siyasi desteğin en temel millî davalardan birine bu denli pahalıya mal olması, iktidarın dış politika denklem kurma kapasitesine ilişkin ciddi sorular doğurmaktadır. Muhalefet, Suriye politikasındaki bu tutarsızlığı salt siyasi bir eleştiri olarak değil somut bir ulusal çıkar kaybı olarak çerçevelemektedir. El Şara’nın tutumu karşısında sessiz kalan Ankara, hem KKTC kamuoyuna hem de kendi seçmenine açıklama borçlu durumuna düşmüştür.
Gazze Barış Kurulu’ndan Sumud Filosuna Sert Yanıt
Özgür Özel’in TBMM kürsüsünden dikkat çektiği ikinci mesele, Donald Trump’ın öncülüğünde kurulan Gazze Barış Kurulu’na katılım kararıydı. İktidar bu karara ilişkin kamuoyundaki tüm itirazlara rağmen söz konusu kurulda yer almayı tercih etti. Peki o kurul, İsrail’in adeta korsan saldırısıyla ülkemizin burnunun dibinde baskın düzenlediği Sumud Filosu hakkında nasıl bir tutum benimsedi? Kurul, Gazze’ye destek amacıyla hareket eden denizci grubu “gösteriş amaçlı aktivizm” olarak nitelendirdi ve bu insanların insanların sefaleti üzerinden kişisel çıkar sağlamaya çalıştığını ileri sürerek son derece sert bir dille kınadı. Bunun da ötesinde kurul, Gazze’ye gerçekten yardım edilmek isteniyorsa Hamas üzerinde baskı kurulmasını açıkça talep etti. Yani ülkemizin içinde yer aldığı yapı, ülkemizin kendi inisiyatifini desteklemek bir yana ona cephe almış oldu. Bu tablo, söz konusu kurul üyeliğinin ne anlama geldiğini bütün çıplaklığıyla ortaya koydu.
Sumud Filosu, Gazze’ye insani yardım ulaştırmak amacıyla harekete geçen ve uluslararası dayanışmanın simgesi hâline gelen bir girişimdi. İsrail’in bu filoya yönelik müdahalesi, uluslararası hukuk açısından ağır sorular doğurmasına rağmen Gazze Barış Kurulu’ndan herhangi bir kınama gelmedi. Aksine kurul, müdahalenin mağdurlarını değil filo aktivizmini hedef alan bir açıklama yaparak yönünü belli etti. Ülkemizin bu kurulda yer almayı sürdürmesi, söz konusu açıklamanın ne kadarını benimsediği, ne kadarına itiraz ettiği sorusunu kaçınılmaz biçimde gündeme taşımaktadır. İktidar bu soruya bugüne kadar kamuoyu önünde net bir yanıt vermedi. Kamuoyu, kendi adına alınan kararlara ilişkin hesap sorabilmek için bu tutum belirsizliklerinin giderilmesini talep etmektedir.
Trump Politikası ve AB Sarkacı
Özgür Özel’in gündeme taşıdığı üçüncü mesele, Trump’ın Orta Doğu politikasının ve İran konusunda yarattığı belirsizliğin ülkemiz ekonomisi üzerindeki ağır etkisini kapsıyordu. Trump’ın her yanlış adımının dünya ekonomisine verdiği darbeden çok daha büyüğünü ülkemiz ekonomisine vurduğu vurgulandı. Buna karşın iktidar, Trump’la iyi ilişkiler sayesinde önemli fırsatlar yakalandığını ve ülkenin uluslararası ilginin odağına taşındığını öne sürmektedir. Bu argümanın zayıf noktası ise açıktır: Arap ülkeleri ve Avrupalı müttefikler, Ankara’nın Trump’ı memnun etme politikası izlediğini açıkça dile getirmektedir. Büyük bir dış politika aktörünün en önemli özelliği olan bağımsız tutum sergileyebilme kapasitesi, bu çerçevede ciddi biçimde sorgulanmaktadır. Üstelik Trump’ın yarattığı hiçbir adıma kamuoyu önünde net bir itiraz gelmiyor; bu sessizlik, ortaklığın bağımsız bir çizgide değil tabi bir konumda sürdüğünü düşündürmektedir. Dış politikada güvenilirliğin yalnızca masa başında aktif olmakla değil, ilke temelli bir tutum sergilenmesiyle mümkün olduğu hatırlatılmaktadır.
Özgür Özel’in sıraladığı dördüncü mesele ise ülkemizin Avrupa Birliği ile yaşadığı ilişkinin “sarkaç” metaforuyla özetlediği tutarsız seyriydi. Bir gün AB, ülkemiz için açık bir düşman olarak konumlandırılırken başka bir gün üyelik hedefi olan stratejik bir ortak çerçevesine yerleştiriliyor. Bu tutarsızlık hem kamuoyunun zihninde ciddi bir kafa karışıklığı yaratmakta hem de Avrupa’da ülkemizin tutarlı bir aktör olarak algılanmasını güçleştirmektedir. Almanlar ve Fransızlar başta olmak üzere Avrupalı ortakların güvenlik işbirliğinde doğrudan Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimine yatırım yapması, bu belirsizliğin somut bir bedeli olarak öne çıkmaktadır. AB üyelik sürecinin fiilen dondurulduğu yıllarda gerçek anlamda müzakere sürdürülmüş olsaydı bu tablonun çok daha farklı görüneceği değerlendirilmektedir.
Faruk Acar ile Burhanettin Duran Arasındaki Çekişme
Tüm bu dış politika tartışmalarının gölgesinde AK Parti’nin iç dinamiklerine ilişkin de son derece dikkat çekici bir tablo belirdi. Toplantıyı organize eden Faruk Acar’ın bu hamlesinin, siyasi çevrelerce özenle okunan bir anlam taşıdığı değerlendirilmektedir. Fahrettin Altun döneminin uzun yıllar boyunca belirleyici olduğu iletişim ve tanıtım alanında Acar’ın görece geri planda kaldığı bilinmekteydi. İletişim Başkanı Burhanettin Duran’ın sahaya girmesiyle bu alandaki kurumsal ağırlık merkezinin yeniden şekillenme sürecine girdiği gözlemlenmektedir. Acar’ın Hakan Fidan gibi ağır bir ismi kendi organize ettiği toplantıda sahneye çıkarması, hem sembolik bir güç gösterisi hem de gelecekteki daha geniş çaplı organizasyonlara zemin hazırlama çabası olarak okunabilir. Bu tablo, iktidar partisinin iç iletişim rekabetinin yalnızca söylem düzeyinde değil kurumsal nüfuz alanı üzerinden de sürdüğünü gözler önüne sermektedir. Önümüzdeki haftalar, Acar’ın bu hamlesiyle gerçekten kalıcı bir konum kazanıp kazanamayacağını ortaya koyacaktır.
Acar’ın bu adımının ardından gözler Burhanettin Duran’ın tutumuna çevrildi. Duran’ın bu organizasyona onay verip vermeyeceği sorusu, ilerleyen haftalarda bakan brifingleri sürdürülecek mi sorusunun yanıtı olacaktır. İktidar partisinin iletişim mekanizması içinde 2 ayrı güç odağının zaman zaman rekabete girdiği bilinmekte ve bu rekabet bakanların konumlanmasını doğrudan etkileyen pratik bir güç sınavına dönüşebilmektedir. Bakanların Acar’ın daveti üzerine mi yoksa Duran’ın onayıyla mı toplantılara katılacağı sorusu, yakın siyasi gözlemcilerin merak ettiği önemli bir mesele hâline geldi. Medya organizasyonları üzerinden sürdürülen bu güç rekabeti, ülkemizin iletişim politikalarının salt teknik değil derinden siyasi bir nitelik taşıdığını göstermektedir. Bu iç dinamik, aynı zamanda kamuoyuna ne zaman ve ne kadarının anlatılacağına ilişkin kararların ne denli çok aktörlü bir süreçle şekillendiğine de ışık tutmaktadır.
Medya uzmanları, kapalı brifinglerin demokratik ülkelerde yüksek sorumluluk gerektiren bir pratik olduğunu hatırlatmaktadır. Açık toplum ilkesini benimseyen demokrasilerde bir dışişleri bakanının off the record konuşmayı tercih etmesi, istisnai değil kural olarak uygulandığında kamuoyunun haber alma hakkını fiilen kısıtlamaktadır. Bağımsız medya temsilcilerinin dışlandığı bu tür toplantılarda üretilen söylemin doğruluğunu ve eksiksizliğini kimse denetleyemez. Bu tür buluşmalarda anlatılan “başarı hikayelerinin” gerçek bir sorgulamaya tabi olmaması, propaganda ile bilgi arasındaki sınırı giderek belirsizleştirmektedir. Bu nedenle basın özgürlüğü kuruluşları, devlet yetkililerinin medyayla ilişkisini şeffaflık ve geniş erişilebilirlik temelinde kurmasını savunmaktadır.
Hakan Fidan, dışişleri bakanlığı görevi süresince kamuoyuyla iletişim biçimi açısından dikkat çekici bir çizgi izlemektedir. İstihbarat kökenli geçmişiyle bilinen Fidan’ın diplomatik açıklamalarda özenle ölçülü bir dil kullandığı ve kamuoyuyla paylaşılan bilgi miktarını sıkı biçimde kontrol ettiği gözlemlenmektedir. Uluslararası müzakerelerde bu tür bir iletişim disiplininin kimi zaman işlevsel sonuçlar doğurduğu kabul edilmektedir. Ancak söz konusu yaklaşımın yurt içinde uygulanması, yani kamuoyunu bilgilendirme işlevinin yandaş medyaya bırakılması, siyasi bir tercih olarak ciddi eleştirilere konu olmaktadır. Muhalefet partileri bu durumu, dış politikanın meclisten ve kamuoyundan koparılarak iktidar partisinin tanıtım organlarına devredilmesi olarak tanımlamaktadır. Bu eleştiri, salt partizan bir çerçevede değil demokrasinin işleyiş kalitesine ilişkin yapısal bir sorun olarak değerlendirilmesi gereken bir boyut taşımaktadır.
Ülkemizin dış politikasını tartışmanın önündeki en büyük engellerden biri, bilginin asimetrik dağıtımıdır. Hükümetin anlatısına erişebilen kesimle eleştirel bir bakış açısıyla bu bilgileri sorgulayan kesim arasındaki bu eşitsizlik, gerçek anlamda bir tartışma zemini kurulmasını güçleştirmektedir. Özgür Özel’in TBMM kürsüsünde yaptığı konuşma, muhalefet politikasından bağımsız olarak bu bilgi açığını doldurmaya çalışan nadir kamusal söylemler arasında yer almaktadır. Dış politika başarısını ya da başarısızlığını değerlendirebilmek için hem iktidar anlatısına hem de ona yönelik sistematik sorgulamalara eşit erişim sağlanması zorunludur. Kapalı toplantılarda yaratılan başarı anlatısının, muhalefet sesinin duyulabildiği meclis kürsüsüyle bir arada var olması demokrasinin olağan bir işleyişidir. Sorun, bu 2 sesin kamuoyuna ulaşmasındaki derin eşitsizliktir. Bu eşitsizliği gidermek, yalnızca bir basın özgürlüğü meselesi değil, doğrudan demokrasinin kalitesini etkileyen bir öncelik olarak ele alınmalıdır.


















































