HaberlerSon Dakika Gelişmeleri

Bahçeli’nin talepleri neden karşılıksız kalıyor?

Bahçeli, PKK ve barış süreci için büyük risk aldı; Öcalan, Demirtaş ve koordinatörlük talepleri karşılıksız kaldı. MHP seçmeni bu tabloyu nasıl okuyor?

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, siyaset sahnesinin en riskli pozisyonlarını almaya alışkın bir isim olarak tanınıyor. Ancak son dönemde aldığı riskler, geçmişteki tüm hamlelerinin çok ötesine geçti. PKK terörü ve barış süreci meselesinde sesini yükselten Bahçeli, yıllarca savunduğu çizgileri bizzat aşarak tartışmanın tam merkezine oturdu. MHP tabanının sarsıldığı bu süreçte, her açıklama yakından ve endişeyle izleniyor. Peki tüm bu cesur hamleler neden karşılık bulamıyor? Bu sorunun cevabı, ülkemizdeki siyasi dengelerin ne denli karmaşık olduğunu gözler önüne seriyor.

×

Barış süreci ve PKK meselesinde en büyük riski alan ismin Bahçeli olduğu artık siyasi analistler tarafından da kabul ediliyor. İktidar bu konuda yıllar boyunca defalarca “açılım” söylemi geliştirdi; kimi zaman masa kuruldu, kimi zaman masadan kalkıldı. Ancak iktidarın seçmen kitlesi bu değişimlere alıştığından, her yeni girişim ya da geri adım büyük sarsıntı yaratmıyor. MHP ise tarihi boyunca bu tür girişimlere mesafeli durdu; çizgisini net biçimde korudu. Bahçeli, bu ezberi bizzat bozdu ve tarihsel öneme sahip tanımlamalar kullanarak tabuları yıktı. Bu hamle, Bahçeli’yi hem kendi seçmen tabanıyla hem de ittifak ortağıyla hassas bir gerilim içine soktu. Açılımın somut bir sonuca ulaşması artık Bahçeli için salt siyasi bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluk hâline geldi.

Bahçeli’nin talepleri neden hayata geçirilmiyor?

Bahçeli, son aylarda barış süreci ve PKK meselesinde somut adımlar atılmasını talep etti. Öcalan’ın umut hakkından yararlanması için açıkça talepte bulundu; bu adım, siyasi analistleri bile şaşırttı. Ardından Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılması gerektiğini dile getirdi; bu da MHP tabanında derin bir kırılmaya zemin hazırladı. Görevden uzaklaştırılan Ahmet Türk ile Ahmet Özer’in belediye başkanlıklarına iade edilmesini de kamuoyu önünde talep etti. Üstelik Öcalan’a bir statü verilmesi ve “Barış Süreci ile Siyasallaşma Koordinatörlüğü” kurulması teklifini de masaya taşıdı. Tüm bu taleplerin yanıt görmemesi, Bahçeli’yi siyasi açıdan her geçen gün daha kırılgan bir zemine taşıyor.

Bahçeli’nin bu taleplerinden hiçbirinin bugüne kadar karşılanmamış olması, siyasi çevrelerde derin bir soru işareti doğuruyor. Söz konusu talepler, küçük jest niteliğinde değil; barış sürecinin seyrini köklü biçimde değiştirecek adımlar niteliğinde. İktidar ise bu adımları atmak yerine sessiz kalmayı tercih ediyor; bu tercih de Bahçeli’yi giderek daha zor bir pozisyona sürüklüyor. Siyaset analistleri, iktidarın barış sürecinde kendi riskini minimize etmeye çalıştığını, Bahçeli’nin ise bu hesabın faturasını tek başına ödüyor göründüğünü vurguluyor. Parti tabanının bu sürece tahammül sınırı daraldıkça, Bahçeli’nin hareket alanı da küçülüyor. MHP Genel Başkanı her yeni açıklamasıyla çıtayı yükseltirken, bu çıtanın altında kalmanın bedeli giderek ağırlaşıyor. Tüm bu tablo, ittifak içinde riskin son derece dengesiz dağıldığını açıkça ortaya koyuyor.

MHP tabanı yıllardır belirli ilkeleri savunmayı siyasi kimliğinin merkezine almış bir seçmen kitlesinden oluşuyor. Bu kitle için Öcalan söyleminin meşrulaştırılması, kolay hazmedilecek bir dönüşüm değil. Demirtaş’ın serbest bırakılması ya da görevden uzaklaştırılan isimlerin iade edilmesi gibi talepler, tabanda ciddi bir gerilim yaratıyor. MHP’li seçmenler bu tabloyu sandıkta nasıl değerlendireceğini tartmaya başladı. Bahçeli’nin aldığı riskler büyüdükçe, taban ile lider arasındaki mesafe de genişliyor.

MHP seçmeni bu süreci nasıl okuyor?

MHP seçmeninin PKK ve barış süreci konusundaki tutumu, partinin genel çizgisinden tarihsel olarak hiç ayrılmamıştı. Bu çizginin Bahçeli eliyle bu denli esnetilmesi, taban için anlaşılması güç bir dönüşüm hâline geldi. Genel başkanın açıklamalarını yerel örgütlere ve seçmenlere aktarmak zorunda kalan parti yöneticileri, her geçen gün daha zorlu bir iletişim süreciyle yüzleşiyor. Öcalan söylemini seçmene nasıl anlatacaklarını bilemeyen MHP’liler, kendi seçim çevrelerinde ciddi baskıyla karşılaşıyor. Siyasi iletişim uzmanları, bu tür durumlarda taban ile lider arasındaki mesafenin hızla büyüyebileceğini vurguluyor. Bahçeli’nin siyasi cesareti tartışmasız; ancak bu cesaretin tabanı kapsayıp kapsamadığı ayrı bir soru olarak gündemde kalmaya devam ediyor. Açılım sürecinde atılan her yeni adım, MHP’nin iç bütünlüğünü daha da sınavdan geçiriyor. Uzmanlar, bu gerilimin yönetilememesi durumunda tabanın farklı siyasi arayışlara yönelebileceğini de göz ardı etmiyor.

Barış süreci tartışmaları, ülkemizde yeni bir mesele değil; yıllar boyunca defalarca masaya yatırıldı, tekrar kaldırıldı. Bu süreçlerin hiçbiri kalıcı bir sonuç üretemedi; her seferinde taraflar hayal kırıklığıyla ayrıldı. Uzmanlar, kalıcı bir barış sürecinin kurumsal altyapı, güven tesis eden somut adımlar ve toplumsal mutabakat gerektirdiğini söylüyor. Yalnızca siyasi açıklamalar üzerine inşa edilen bir sürecin sürdürülebilirliğinin olmadığı, tarihsel deneyimlerle defalarca kanıtlandı. Bahçeli’nin koordinatörlük önerisi bu açıdan değerlendirildiğinde, yapısal bir çözüm içermesi bakımından dikkat çekiyor. Ancak bu yapının hayata geçirilmemesi, önerinin de hava boşluğunda asılı kalmasına neden oluyor.

Mustafa Keser linç kampanyası ve kent milliyetçiliği tartışması

Ülkemizin gündemine son günlerde düşen bir başka çarpıcı tablo, 80’li yaşlarını süren ve ezberinde 3 binin üzerinde Türk müziği şarkısı barındıran Mustafa Keser’in yaşadıkları. Keser, bir halk konserinde Kayseri ile ilgili, geniş kesimlerce bilinen bir fıkra anlattı. Bunun üzerine sosyal medya üzerinden başlatılan linç kampanyası, sanatçıyı hedef aldı. Kent milliyetçisi bir yaklaşımla hareket eden çevreler, Keser’in Kayseri’de bir daha sahneye çıkmaması gerektiğini dile getirdi. Oysa aynı toplumda yıllar boyunca binlerce Karadeniz fıkrası, Laz fıkrası ve buna benzer örnekler anlatıldı; bu fıkralar ciddi bir toplumsal kriz yaratmadı. Siyasi bağlamdan yoksun, kültürel içerikli bir fıkra üzerinden böylesine sert bir kampanya yürütülmesi, toplumsal gerilimin tırmandığını açıkça gözler önüne seriyor. Linç kültürünün giderek normalleşmesi, ifade özgürlüğünün ve toplumsal diyaloğun önündeki en büyük engellerden biri hâline geliyor.

Sosyal medya linç kampanyaları, son yıllarda ülkemizin en tartışmalı gündem maddelerinden biri olmaya devam ediyor. Hedef gösterme ve sosyal baskı yoluyla bireyleri cezalandırmaya yönelik bu girişimler, iletişim uzmanları tarafından ciddi bir demokratik sorun olarak tanımlanıyor. Sanatçılar, gazeteciler ve kamusal figürler bu baskının en sık hedefi hâline geliyor. Her toplumun kültürel çeşitliliği, kimi zaman mizah yoluyla işlenen hassas konuları barındırır; bu hassasiyetin sosyal medya saldırısına dönüştürülmesi sağlıklı bir toplumsal kültürle bağdaşmıyor. Müzik ve sanat dünyasının bu baskıdan korunması, ifade özgürlüğünün korunmasıyla doğrudan ilişkili.

Barış söylemi neden sahada karşılık bulamıyor?

Amed Sportif’in Süper Lig’e yükselmesi, spor gündeminin en dikkat çekici gelişmelerinden biri oldu. Bu tarihi çıkışın kutlaması sırasında takımın yabancı futbolcusu Senegalli Mbaye Diagne, kendi ülkesinin bayrağını açarak sevinç gösterisine katıldı. Sarı, kırmızı ve yeşil renklerden oluşan Senegal bayrağı anlık bir karışıklığa yol açtı. Güvenlik güçleri, futbolcuya terör propagandası şüphesiyle müdahale etti. Durumun netleşmesi vakit aldı; neyse ki bayrağın Senegal’e ait olduğu zamanında anlaşıldı. Bu tablo, barış süreci söyleminin pratiğe ne kadar az yansıdığını ve uygulamada ciddi boşluklar bulunduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.

Yaşanan bu olay, yalnızca bir sahada yaşanan karışıklık olarak değerlendirilemez. Üst perdede barış adımları konuşulurken sahadaki uygulamaların köklü biçimde değişmediği açıkça görülüyor. Siyaset analistleri bu tür çelişkilerin barış sürecini içten çürütebileceğini vurguluyor. Toplumun farklı kesimlerinde normalleşmesi beklenen tutumların güvenlik uygulamalarına yansıması, planlı ve eğitim odaklı bir yaklaşım gerektiriyor. Barış süreci salt üst düzey siyasi açıklamalarla yürütülemez; kurumların ve uygulayıcı birimlerin de bu sürece entegre edilmesi zorunlu. Aksi hâlde siyasi irade ile fiilî uygulama arasındaki makas her geçen gün açılmaya devam ediyor. Yaşanan Senegal bayrağı olayı, bu makasin ne denli derin olduğunu sembolik bir biçimde gözler önüne serdi.

Aile Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş’ın doğup büyüdüğü Belçika’daki mahallesini ziyaret etmesi de gündemi meşgul etti. Bakanın esnafı ziyaret etmesi ve eski komşularıyla bir araya gelmesi bazı çevrelerin eleştirisine konu oldu. Asıl tartışma noktası ise şu: Bakan, ülkemizde de bu tür bir esnaf ziyaretini gerçekleştirebilir mi? Koruma olmadan, doğrudan halkın içine girebilir mi? Bu soruların yanıtı, söz konusu ziyaretin neden gündem yarattığını açıklıyor. Bir bakanın kendi vatandaşlarından çekinmesi, yönetim ile yönetilen arasındaki mesafenin son derece sembolik bir göstergesi sayılıyor. Sağlıklı bir demokraside yöneticilerle vatandaş arasındaki bu mesafenin bu denli büyük olmaması gerektiğini siyaset bilimciler her fırsatta hatırlatıyor.

Tüm bu gelişmeler bir arada değerlendirildiğinde, ülkemizin siyasi gündeminin birbiriyle bağlantılı pek çok kritik başlığı aynı anda yönetmek zorunda olduğu görülüyor. Barış süreci ve PKK meselesi, siyasi partilerin iç dinamiklerini derinden etkiliyor. Sosyal medya linç kültürü, toplumsal ifade özgürlüğünü zorluyor. Kamusal figürlerin güvenlik kaygısıyla hareket ettiği bir ortam, siyasi kültürün ne denli gerildiğini ortaya koyuyor. Bahçeli’nin talepleri karşılıksız kaldığı sürece barış söylemi inandırıcılığını yitirmeye devam edecek. Siyasi analistlerin ortak değerlendirmesi şu: Söylem ile eylem arasındaki makasın kapanması, ülkemizin önündeki en temel ve en acil siyasi görev.

Sonuç olarak Bahçeli’nin barış süreci ve PKK meselesindeki riski, ülkemizin siyasi tablosunda eşi görülmemiş bir dönüşüme işaret ediyor. Bu dönüşümün karşılık bulup bulmayacağı ise giderek daha net biçimde yanıt bekliyor. Taleplerin karşılanmaması, MHP için hem iç hem de dış siyasi baskıyı her geçen gün artırıyor. Koordinatörlük önerisi somut bir zemine taşınmadığı takdirde bu sürecin yalnızca güzel bir söylemden ibaret kalması kaçınılmaz görünüyor. Tarih, büyük risk alan ve bu riski hayata geçiremeyen siyasi figürlere pek merhametli davranmamıştır. Bahçeli için zaman daralıyor; ittifak ortağının bu daralmanın farkında olup olmadığı ise en kritik soru olarak önde duruyor.

Başa dön tuşu